Kullanıcı Adı : Şifre : Kayıt Ol Şifremi Unuttum
YAZARLAR
aa

Belgin Yalçın
HACKED BY VPROTEST-HERYER TAKSIM HERYER DIRENIS

Mehdi Aksu
Kavram Kargaşası

Mikail Gürel
BİR ZAMANLAR...

Tahire Akbaba
Şahadet...

Zehra Aksu
İSLAM İNKILÂBI’NIN İTHALİ

Fatıma Kütük

Dilber Aksu
Kerbela

Yurdagül Akpolat
GENÇ KALEMLER
KALEMİN GÖZYAŞLARI

Fatıma Araskara
CAFERİYİM BEN

Güller Argun Akpolat
Kapı’nın Arkasında Solan Yas Gülü

Meşhedi Merve
Rahman\'dan Rahmani Olan

Zeyneb Erdoğan
Mazlumiyet Anası

Güler Akpolat
ALINTI YAZARLAR
GECENİZ PAPATYANIZ OLSUN!

Semanur Erdoğan
KUR'AN I KERİM MEALİ
LİNKLER
TV KANALLARI
Türkçe Kanallar
Zehra Tv
Ulke Tv

Tv5
Hilal Tv
Samanyolu Haber
Yumurcak Tv
Kudus Tv
Arapça Kanallar
Almanar
Alalam Tv
Alforat Tv
Alkawthar Tv
Farsça Kanallar

Irib 1

Irib 2

Irib 3

Irib 4

Irib 5
Press Tv
Jam e Jam 1
Jam e Jam 2
Jam e Jam 3
Quran Tv
Azeri Kanallar
Sahar Tv
HAVA DURUMU
ISTANBUL
NAMAZ VAKİTLERİ
 
EHLİBEYT SEVGİSİ VE NEDEN EHLİBEYT
Bütün ideolojiler ve inançlarda iki esas vardır ve bunlar sevgi ve nefret esaslarıdır. Bu iki önemli esas İslam dininde de önemli bir yere sahiptir. Zira bir inancın veya ideolojinin sevgisiz ve nefre
11/10/2010 - 23:09

 

                                                                                                                                  

Tarih boyunca Müslümanların büyük bir bölümü şiaların Ehlibeyt üzerinde neden bu kadar fazla yoğunlaştıklarını sorgulayıp, bu doğrultuda itirazlar etmişlerdir. Müslümanlardan diğer bir grup ise bu sorgulamalardan ve yersiz eleştirilerden dolayı şialara farklı gözler ve düşüncelerle bakmışlardır. Bu düşüncenin sahipleri kendilerinin de Ehlibeyti sevdiklerini iddia ederek bazı sapmalara neden olmuşlardır. N e yazık ki şu ana kadar bu alanda yazılmış birçok kitap ta tam manasıyla taassup ve ön yargıdan kurtulmayan kişiler mesele ve olaylara genelde bir mezhebin penceresinden bakarak bir takım değerlendirmelerde bulunarak hakikati arayan samimi kişilerin yanılmalarına neden olmuşlardır. Bizler bu küçük yazı dizisinde her türlü taassuptan uzak bir şekilde, sağlam delillere dayanarak hakikatleri ehlisünnetin de kabul ettiği sahih kaynaklardan çıkararak Caferilerin Ehlibeyt üzerinde neden bu Kadar yoğunlaşmalarını açıklamaya çalışacağız. Biz bu kısa araştırmada Hz. İmam Ali (a.s) ve Ehlibeyt imamlarının velayet ve imametleri hakkında sadece okyanustan bir damla misali bazı ayet ve hadislere yer vereceğiz.
Şu konuyu belirtmekte fayda vardır; hakikat ve gerçeklerden uzak bir takım mezhepçi düşünceye sahip taassupçular ehlisünnetin kaynaklarının asıllarında Peygamber efendimizden Ehlibeyt in faziletleri hakkında nakledilen hadisleri tercüme ederlerken bazılarını çıkarmışlar, dolayısıyla tercüme ettikleri kaynağın aslına bağlı kalmayarak o eseri sansür etmişlerdir. Onun için bu konuları kaynakların asıllarında ve eski basımlarında görmek mümkündür ama bazı tercümelerde bulamayabilirsiniz.
Bütün ideolojiler ve inançlarda iki esas vardır ve bunlar sevgi ve nefret esaslarıdır. Bu iki önemli esas İslam dininde de önemli bir yere sahiptir. Zira bir inancın veya ideolojinin sevgisiz ve nefretsiz olması düşünülemez.

Bir gün Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) sahabesine şöyle bir sordu; İmanın en sağlam kulpu nedir? Sahabe; Allah ve Resul-ü daha iyi bilir, diye cevab verdiler. Daha sonra sahabeler den kimisi, imanın en sağlam kulpunun namaz olduğunu, kimisi zekât vermek, kimisi oruç tutmak, kimisi hacca ve umreye gitmek, kimisi de cihat etmek olduğunu söylediler. Bunları duyan Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; Sizin söylemiş olduğunuz şeylerin hepsinin fazileti ve ilahi nazarda bir değeri vardır. Ama imanın en sağlam kulpu söylemiş olduğunuz şeyler değildir. Bunun üzerine sahabe, ey Allah’ın Resul-ü öyleyse siz söyleyiniz imanın en sağlam kulpu nedir dediler. Hz Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; İmanın en sağlam kulpu Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir. Usul-u Kafi, c.3- Kenz-ul Ummal, c.15, h.43525

Görüldüğü gibi Allah’ın dostlarını, sevdiklerini sevmek ve dost tutmak ve Allah’ın düşmanlarını da düşman tutmak imanın en sağlam kulpudur. Yani imanın en sağlam kulpu sevgi ve nefrettir. 
İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor; Kim din üzerine sevmez ve din üzerine buğz etmezse onun dini olmaz. Zira böyle olmadığı takdirde bu insanın hedefi olmaz. İnsan fıtratına baktığımızda, Allah Teala insanı sevgi ve nefret fıtratıyla yaratmıştır. Bunu da insanın fıtratından söküp atmak mümkün değildir. Birçok hadisi şerifte insanın sevdiği ile haşr edileceği nakledilmiştir. 
Hz. İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor; Sakın Allah’ın düşmanlarını sevmeyesiniz, sevginizi Allah’ın dostlarının dışındakilere haslaştırmayasınız. Zira kim hangi kavmi severse onunla haşr olacaktır.
İmam Muhammet Bakır (a.s) bu doğrultuda şöyle buyuruyor; “Eğer sen kendinde hayır olduğunu bilmek istiyorsan, kalbini bir yokla, kalbin Allah’a itaat edenleri seviyor ve Allah’a karşı günah yapanlardan nefret duyuyorsa, bil ki sende hayır vardır ve Allah seni seviyor. Ama eğer sen Allah’a kulluk edenlere karşı düşmanlık beslersen ve günahkâr insanları da seversen, bunu iyi bil ki sende hayır yoktur demektir ve Allah’ta seni sevmez”.
İnsanları ferdi ve toplumsal hayatında incelediğimizde, sevgi ve nefret bakımından insanları dört gruba ayırmak mümkündür. Birinci grup: Çekici ve itici olmayanlar. Bazı insanlar ne çekicidirler ve nede iticidirler. Bu tür insanların bir toplumda kazanabilecekleri dostları olmayacağı gibi düşmanları da olmayacaktır. Bunlara günümüz tabiriyle “nötr” demek mümkündür. Eğer otu ile suyu muntazam ve düzenli bir şekilde veriliyorsa sevildiğinden değildir, zamanı geldiğinde kesilip yenileceğindendir. İnsanlık toplumunda yer yer bu tür insanlara rastlamak mümkündür.   

İkinci grup: Cazibesi vardır ama itici değildir. Bu tür insanlar bir toplumda hangi renkten, hangi inanç ve meşrepten olursa olsun herkesin beğenisini kazanır. Bunu herkese kendi nabzına göre şerbet verdiğinden ötürü başarır. Bu felsefe Mesihilerin ve Budistlerin felsefesidir. Bu iki kitle insanın hakikatinin salt sevgi üzerine kurulu olduğunu savunmaktadır. İslam inancına göre bu noksandır. Zira salt sevgi kâfi değildir. Bunun böyle olmasının birçok sakıncaları ve zararları vardır. Örneğin, Budist felsefe görüşü şöyle diyor; Yarısı Müslüman diğer yarısı da Budist olan bir toplumda yaşıyorsan, öyle bir şekilde yaşa ki öldüğün zaman Müslümanlar seni azizlemek için zemzem suyu ile gusletmek istesinler ve Budistlerde sana değer vermek için cesedini yakmak istesinler. Bu doğru bir yaklaşım ve doğru bir görüş değildir. Çünkü belirli idealleri, belirli prensip ve hedefleri olan birisinin farklı inanç tabakalarına yaranması ve herkesin nabzına göre şerbet vermesi iki yüzlülük ve nifaklığın özüdür.   
Mahatma Gandi “Budur benim dinim” adlı kitabında şöyle diyor; Sevgi hakikat ile iç içe olmalıdır. Sevgi hakikat ile iç içe olursa, böyle birisinin üslup ve tarzı da olacaktır. Böyle olduğu zamanda bu tür bir sevgi sahibi için düşman doğuracaktır.
Bir insan yaşamış olduğu toplumda hırsızın, hilekârın, zalimin, ikiyüzlünün, insafsızın... beğenisini kazanmışsa, böyle bir insan bunların her birine kendi nabzına göre şerbet vermiştir demektir. İslam dinine göre, böyle yaşamak şahsiyet bozukluğu ve nifaklıktır. Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) dahi yaşamış olduğu toplumun bütün katmanlarını kendisinden razı edemedi. Çünkü o hazretin hedefleri, prensipleri ve gayeleri vardı.

Üçüncü grup: İtici olup da çekici olmayan insanlardır. Sadece iticilik özelliğine sahiptirler. Böyleleri toplum içerisinde çok kolay sorun çıkarırlar. Yersiz yere çok düşman kazanırlar. Bunların kendileri ile dahi sorunları olabilir. Bu tür insanlar çok kolay dost edinemedikleri gibi dostları çokta olmaz. Bunların gittikler ve oturdukları yerlerde sorunlar ve tartışmalar çıkar. Bunlar insanları kendilerinden daima nefret ettirirler. Hz. İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor; “İnsanların en güçsüzü dost bulmakta güçlük çekendir, bundan daha güçsüzü dostlarını yitirip yapayalnız kalandır”.   

Dördüncü grup:
Hem çekicilik ve hem de iticilik sıfatına sahip olanlardır. Böylelerinin kimisinin çekicilik özelliği kuvvetlidir iticilik boyutu zayıftır. Kimisinin de iticilik boyutu kuvvetli olup çekicilik özelliği zayıftır. Bu iki özelliğe sahip olanlar kişilik ve prensip sahibi insanlardır. Bazı insanlarda çekicilik ve iticilik boyutu menfi yöndedir. Bazılarında ise müspet yöndedir.
Hz. İmam Ali (a.s) da bu iki özellik çok kuvvetli bir derecedeydi. Dolayısıyla Hz. İmam Ali (a.s) ın vefatından sonra Hz. İmam Ali(a.s) için öyle sevenleri vardı ki bunlar severek canlarını İmam Ali yolunda feda edecek konumdaydılar ve bu uğurda canlarını feda edenlerde olmuştur. Öyle azılı düşmanları da vardı ki bunlarda Hz. Ali (a.s) ın düşmanlığından dolayı kendilerini ölüme atacak konumdaydılar. Bu dört sınıf insan içerisinden en değerli olanı dördüncü grubun müspet kanadında olandır. Yani çekicilik ve iticilik özelliğini İlahi vadide kullanandır. Elbette bu iki özelliğin ölçüsü de olmalıdır. O ölçü de mana ve maneviyat olmalıdır. Eğer bu iki özelliğin ölçüsü madde ve mecaz olursa, maddi ve mecazi şeyler yok olduğu zaman bu iki özellikte yok olup gider. Netice olarak, çekicilik ve iticiliğin ölçüsü Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek olmalıdır. Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; “Amellerin en faziletli olanı Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir”.
Hadisi kutside şöyle bir rivayet nakledilir; “Allah Teala Hz. Musa’ya şöyle buyurdu; Ey Musa benim için hangi ameli yaptın. Hz. Musa şöyle dedi; Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim, zikrettim. Allah şöyle buyurdu; Ey Musa namaz senin için delil ve burhandır. Oruç cehennem ateşine karşı bir siperdir. Sadaka kıyamet gününün sıcaklığında senin için gölgedir. Zikir ise senin kalbin için nurdur. Bunların hepsi senin kendin içindir. Öyleyse hangi ameli benim için yaptığını söyle. Bunun üzerine Hz. Musa; Ya Rabbi senin için olan ameli bana söyle onu yapayım. Allah Teala şöyle buyurdu; Ey Musa benim için benim velim ve dostumu sevdin mi. Bunu duyan Hz. Musa en faziletli amelin Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek olduğunu anladı.” 

Sevgi ve muhabbetin birkaç çeşidi vardır. Kur’an-ı Kerim muhabbetin çeşitlerinden bahsetmiştir. Kur’an-ı Kerim’de iki çeşit sevgi ve muhabbetten söz edilir. Bu muhabbetlerden biri menfi diğeri ise müspet muhabbettir. Allah Teala menfi muhabbet hakkında şöyle buyuruyor; “Ey iman edenler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin.” Nisa, 144     

Müspet muhabbet de kendi arasında ikiye ayrılır. Umumi ve genel muhabbet, hususi ve özel muhabbet. Umumi muhabbet hakkında Allah Teala şöyle buyuruyor; “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten men ederler. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resul-üne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.”
Bunun yanı sıra Kur’an-ı Kerimin beyan buyurduğu özel ve hususi muhabbet de vardır. Hususi muhabbetin de kendi içinde kısımları vardır. Bu muhabbetin bir kısmı, dostluk ve yakınlığı içeren muhabbettir. Diğer bir kısmı ise, din, dünya ve Müslümanların idaresi manasına gelen ve imametle isimlenen muhabbettir.
Özel ve hususi muhabbet hakkında Allah Teala şöyle buyuruyor; “Deki ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Sadece benim yakınlarımı seviniz yeter.”
Şura, 23

Mecme-ul Beyan yukarıdaki ayetin nüzul şanında şunları nakleder; Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) Medine’ye hicret ettikten sonra bir grup ensar kendi aralarında meşveret ettikten sonra Hz. Peygamber (s.a.a) in yanına gelerek şöyle dediler; Ey Allah’ın Resul-ü bizim malımız, canımız senin hizmetindedir. Malımız ve canımızı senin ideal hedeflerin doğrultusunda feda etmeye hazırız. Bu tekliften sonra Şura süresinin yirmi üçüncü ayeti nazil oldu. Resul-ü Ekrem (s.a.a) de nazil olan ayeti oradakilere duyurdu. Bu ayet nazil olduktan ve duyurulduktan sonra münafıklar, Muhammed ne yapmak istiyor, kendisinden sonra yakınlarını, Ehlibeytini bizlere hâkim kılmak istiyor, diyerek rahatsız olmaya başladılar. Bu dedikodulardan, ileri geri konuşmalardan dolayı Şura süresinin yirmi dördüncü ayeti nazil oldu. “Yoksa onlar (senin için) Allah’a karşı yalan uydurdu mu derler. Allah dilerse senin kalbini de mühürler ve Allah batılı yok eder, sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz, o kalplerde olanları bilendir.”
Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) bu ayetin nazil olmasından sonra ayeti tilavet ederek Müslümanlara duyurdular. Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) hakkında kötü nispet de bulunanlardan bazıları ayeti duyduktan sonra pişman oldular. Ağlayarak Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) in yanına geldiklerinde Şura süresinin yirmi beşinci ayeti nazil oldu. “O, kulların tövbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.”
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin mükafatlarının Allah’ dan olduğunu olduğu vurgulanmıştır. Konu hakkında Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor; “Ey kavmim, Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir”.
Huda, 29

 

Bu ayet Hz. Nuh hakkındadır. Ama aynı ayet Şuara süresinin 109, 127, 145, 164 ve 180. ayetlerinde Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Lut, Hz.Şuayb hakkında da söylenmiştir. Adı geçen Peygamberler kavimlerinden bir ücret istememişler ve mükâfatlarının Allah’tan olduğunu söylemişlerdir. Ama Hz. Resul-ü Ekrem hakkında Allah Teala, risalet uğrunda çekmiş olduğu zahmetlere karşılık yakınlarını sevmelerini söylemesini emrediyor. Görüldüğü gibi Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) in Ehli beytini sevmek risaletin mükâfatı ve Kuran’ın da emridir.

Şura süresi yirmi üçüncü ayette geçen yakınlardan maksat Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Nitekim ehlisünnet tefsir âlimleri de yakınlardan maksadın Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduklarını söylemişlerdir.
- Tefsir-i Kurtubi, c.8, s.5843 – Tefsir-i Dürrul Mensur ve Tefsir-i Şebahat-ut Tenzil, Tefsir-i Keşşaf mezkur ayetin tefsirinde

Görüldüğü gibi Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) Allah’ın emri ile yakınlarının muhabbetini istiyor. Bu sevginin faydası Hz. Peygamber efendimize midir, yoksa bunun faydası ümmete midir? Bunun faydası inananlar içindir. Zira Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor;“Deki, ben sizden bir ücret istemişsem o sizin içindir. Ücretim yalnız Allah’a aittir. O her şeye şahittir.” Sebe, 47

Peki, inananlar Ehli beyti sevdikleri takdirde ne tür faydaları görürler. Bu konuda da Allah Teala şöyle buyuruyor; “Deki, buna karşılık sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler dışında her hangi bir ücret istemiyorum.” Furkan, 57

Görüldüğü gibi Ehli beyti sevmenin faydası yukarıdaki ayete binaen, Allah yolunda gitmektir. Bundan daha önemli bir fayda da olamaz. Dolayısıyla “Ehlibeyti seviniz” ayeti, “Bu sevginin faydası vardır” ayeti ve “Bu fayda Allah yolunda gitmektir” ayeti, açıkça şunu gösteriyor ki, sırat-ul müstakim de gitmenin tek yolu ve sebebi Ehlibeyte sarılmaktır. Bu yoldan gidilmediği takdirde Allah’ın iradesinin dışında bir yol tutulmuş olur. Allah Teala şöyle buyuruyor; “İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lakin iyi davranış takvalı kimsenin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah’tan korkun, umulur ki kurtuluşa ereriniz.”  Bakara, 189

Yani, insanın takvalı olabilmesi için Allah’ın göstermiş olduğu yoldan gitmesi gerekir. Takvalı olmak için İslam dinine, Kuran’a ve sünnete Ehlibeyt kanalı ile gidilmesi gerekir.     

Hz. İmam Ali şöyle buyuruyor; “Nebinizin Ehli Beytine bakın, yollarına uyun, izlerini takip edin. Sizi asla doğru yoldan çıkarmazlar, sapıklığa itmezler. Durduklarında durun, hareket ettiklerinde hareket edin. Onlardan öne geçmeyin ki delalete düşersiniz ve onlardan geri kalmayın ki helak olursunuz.” 
Nehc’ül Belağa, s.140, Hutbe.97

“Allah’a and olsun, tebliğ edilen emirlerin, tamamlanan vaatlerin, söylenen sözlerin tümü bana öğretildi. Hikmetin kapıları, işlerin/emirlerin ışığı biz Ehli Beytedir. Dikkat edin! Dinin hükümleri birdir, yolu düz ve doğrudur. Kim ona tabi olursa hedefe ulaşır, kazanır, kim ondan geri durur uzaklaşırsa, sapar ve pişman olur.” Nehc’ül Belağa, s.170, Hutbe.120

“Akıllı kişinin basireti işinin sonunu görmesini, alçaklığı, yüksekliği tanımasını sağlar. İnsanları çağıran (peygamber) çağırmış, yöneten yönetmiştir. Öyleyse o çağırana icabet edin, o yönetene tabi olun. Fitne denizlerine daldılar, sünnetlerin yerine bidatlere sarıldılar. Müminler inzivaya çekildiler, sapıklar ve yalanlayanlar konuştular. Resulullah’ın sırdaşı, arkadaşı, hazinedarı ve kapıları biziz. Evlere ancak kapılarından girilir, kapılarından girmeyene hırsız denir.” Nehc’ül Belağa, s.206, Hutbe.154

“Onlar (Ehlibeyt) ilmin hayatı ve dirilişi, cehaletin ölümüdürler. Hilimleri size ilimlerinden, zahirleri batınlarından ve sükûtları konuşmalarındaki hikmetlerinden haber verir. Hakta ayrılığa düşmez, ona karşı durmazlar. Onlar, İslam’ın direkleri ve halkın sığınaklarıdır. Hak onlarla yerine gelir, batıl onlarla yerinden ayrılır ve dili kökünden kesilir. Dinin hükümlerini işitip rivayet ederek değil, kavrayıp uygulayarak anlamışlardır. Çünkü ilmi rivayet eden çoktur ama riayet eden çok azdır.” Nehc’ül Belağa, s.333, Hutbe.239

Görüldüğü gibi, konu hakkında Kur’an-ı Kerim’deki ayetleri Hz. İmam Ali farklı tabirler ve deyimlerle beyan etmiştir. Bu ayet ve hadislerden anlaşılan şudur ki; Allah ve Peygambere varmanın ve anlamanın sadece bir tek yolu vardır. O yolda Ehlibeyt İmamlarına tabi olmaktır. Sadece, bende Ehli Beyti seviyorum demek yeterli değildir. Zira her sevginin bir mazharı ve tecellisi olmalıdır. İslam adına Ehli Beytin dışında yol arayanlar gerçekte yolsuzluğa düşmüşlerdir.

Tarihte şöyle bir olay nakledilir; Bir gün İmam Cafer Sadık (a.s) a bazıları, bir şahıs hakkında ilim ve takva ehli olduğuna dair övgüyle bahsettiler. İmam Sadık (a.s) o mezkûr şâhısı görmek istiyordu. Günlerden bir gün İmam Sadık (a.s) sokakta bir kalabalık ve kalabalığa konuşan, hadis anlatan birisini gördü. İmam Cafer Sadık (a.s) a konuşan kişinin anlatılan şahıs olduğu söylendiğinde İmam Sadık (a.s) kalabalığın yanına vardı ve dinlemeye koyuldu. Mezkûr şahıs İmam Cafer Sadık (a.s) ı görünce sohbetini yarıda kesip oradan ayrıldı. İmam Cafer Sadık (a.s) da o kişiyi takibe koyuldu. Mezkûr kişi önce bir ekmek fırınına girerek iki ekmek ve sonrasında da bir manavdan iki tane nar çaldı. Bunları gören İmam Cafer Sadık (a.s) çok şaşırmıştı. Derken o kişi bir harabeye girerek çaldığı ekmek ve narları fakirler arasında bölüştürdü. Bunları gören İmam Cafer Sadık (a.s) mezkûr kişinin yanına giderek ona şöyle buyurdu; Seni bana övgüyle anlattılar. Ama duyduklarımla gördüklerim kesinlikle birbiriyle bağdaşmıyor. Kişi İmam Sadık (a.s) a; ey Peygamber evladı sen Kur’an-ı Kerim’deki şu ayeti bilmiyor musun “Kim bir hayırla gelirse o hayırı on olarak kabul ederiz, kimde bir günahla gelirse onu da bir olarak hesap ederiz”. Ben iki ekmek ikide nar çaldım. Bu dört günah eder. Daha sonra onları fakirlere dağıttım. Buda kırk sevap eder.
Dört günahı kırk sevaptan çıkarsak geriye otuz altı sevap kalır. Dolayısıyla ben kârlıyım. Bunları duyan İmam Cafer Sadık (a.s) daha da şaşırdı ve şöyle buyurdu; İnsan eğer yoldan saparsa Kur’an-ı böyle yanlış tefsir eder. Sonrasında o kişinin söylemiş olduğu ayetin gerçek manasını beyan etti. Bu olayda da görüldüğü gibi Kur’an-ı Ehlibeytsiz anlamaya çalışmak insanın sapmasının ilk adımı olur.   
Şimdi Hz imam Ali (a.s) ve Ehlibeyt imamları hakkındaki bazı ayet ve hadisleri ehlisünnetin kendi kaynaklarından aktarmaya çalışacak ve neticeyi siz değerli okuyuculara bırakacağız.
Şia inancına göre imamet ve vilayet peygamberlik makamı gibi ilahi bir makam olup, imam Allah tarafından tayin edilir ve Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) kendisinden sonraki imam ve halifeyi Allahın emri ile açıklayarak belirtir. Bu konunun delilleri kısaca şunlardan ibarettir;

Velayet Ayeti


Hz. İmam Ali (a.s)’ın imametine delalet eden ayetlerden bir tanesi velayet ayetidir. Allah Teala şöyle buyuruyor; “Sizin veliniz, anacak Allah ve onun resulü ve namaz kılan ve rükû halinde iken zekât veren müminlerdir.”
Bu ayet şia ve ehlisünnet kaynaklarına göre Hz. İmam Ali (a.s) hakkında nazil olmuştur. Ayetin nüzul olayı tarih, hadis ve tefsir kaynaklarına göre şöyledir; Bir gün fakir birisi mescidin nebiye gelerek orada olanlardan yardım istedi. O esnada rükû halinde olan Hz. İmam Ali (a.s) parmağını oynatarak fakire bir işaret verdi ve fakir gelip onun parmağından yüzüğü çıkardı ve böylelikle Hz. İmam Ali (a.s) namazdayken yüzüğünü ona sadaka olarak verdi. O sırada bu ayet Cebrail vasıtası ile Hz. Peygamber (s.a.a) e evindeyken nazil oldu. Resulü Ekrem mescide doğru yol alırken kendi kendine ayeti tilavet ediyordu. Hz. Peygamber (s.a.a) mescide geldiklerinde o hazret şöyle sordu; Acaba birisi rükû halindeyken sadakamı verdi? Fakir adam yüzüğü Resulü Ekrem (s.a.a) e göstererek şöyle dedi; Bu sadakayı namaz kılan şu şahıs namazda rükû halindeyken bana bağışladı bende yüzüğü onun parmağından çıkardım. Peygamber (s.a.a) böyle bir şahsın kendisinden sonra müminlerin veli ve koruyucusu olarak tayin edildiği için Allaha hamd ettiler.
Bu rivayeti sahabelerden bir çoğu naklettikleri gibi ehlisünnet âlimleri de nakletmişlerdir. Bu rivayeti nakleden ehlisünnet âlimlerinden bazıları şunlardır;

1- Kadı Ebu Abdullah Vakidi, Zehair-ul Ukba, s.102
2- Hafız Ebu Bekir Senani, Tefsir-i İbni Kesir c.2, s.75
3- Ebu Cafer İskafi, Nakzul Osmaniye, s.319
4- Celaleddin siyuti, Tefsir-i Dürrul Mensur, c.3, s.105
5- İbni Carir Taberi, Tefsir-i Camiul Beyan, c.6, s.288
6- Hafız Ebu Bekir Cessas, Ahkâm-ul Kuran, c.2, s.446
7- Carullah Zamehşeri Hanefi, Tefsiri Keşşaf, c.1, s.47
8- Fahri Razi, Tefsir-ul Kebir, c.12, s.26


Bu ayetin tarihi belgelere göre Hz. İmam Ali (a.s) hakkında nazil olduğu bir gerçektir. Ayette geçen veli kelimesi, mesul, rehber, dost, yardımcı v.s gibi anlamları ifade eder. Ayette velayetten müminlerin emirliği ve rehberliği kastedilmiştir. Zira ayette Allahın ve Resulünün velayetinden sonra rükû halinde zekât verenin ( Hz. Ali) velayetinden söz edilmektedir. Resul-ü Ekrem ve rükû haline zekât verenin (Hz. Ali) velayeti Allah’tandır. Dolayısıyla Hz. Peygamberin müminler üzerinde olan velayet ve rehberliğinin aynısı Hz. Ali içinde söz konusudur.

Ev Hadisi


“Yakın akrabalarını uyar.”  Ayeti nazil olduğunda, Resulü Ekrem (s.a.a) efendimiz yakın akrabalarını İslam dinine davet etmeye memur olundu. Bu davet Peygamberin risaletini evinden dışarı taşıdığı ilk davetti. Zira o güne kadar Peygamberliğinden üç yıl geçmesine rağmen, o Hazretin risaleti kendi evinde sınırlıydı. Ve sadece Hz. Ali ve Hz. Hatice o Hazrete iman getirmişlerdi. Bir rivayete göre bu evde yaşayan Zeyd’de iman getirmişti. Bu zamanlarda Hz. Ali (a.s) Resulü Ekrem (s.a.a)’in evinde yaşıyordu. Hz. Ali’nin babasının imkânları elverişli olmadığı için Peygamber Hz. Ali beş yaşında iken onu kendi himayesi altına almıştı. Bu ayet nazil olduğu zaman Hz. Ali (a.s) on üç, on beş yaşlarındaydı. Resulü Ekrem (s.a.a) Hz. Ali’ye yemek ve ayran hazırlatma emrini verdi. Böylelikle Beni Haşimden yaklaşık önde gelen kırk kişi davet olundu. Resulü Ekrem (s.a.a) onlara şöyle buyurdu; Allah Teala, onun birliğini ve benimde Peygamberliğimi tanımanız risaleti ile beni göndermiştir. Sizlerden kim benim kardeşim, vasim ve halifem olmak için bu işte bana yardım edecektir? Mecliste bulunanların hepsi yüz çevirdiler. Sadece orda bulunanların hepsinden yaşça küçük olan Hz. Ali ayağa kalkarak şöyle dedi; Ben, Ey Allah’ın Resulü bu yolda sana yardım edeceğim. Bu iş veya bu cümleler üç defa tekrar olduktan sonra Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; Bu sizlerin aranızda, benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Onun emrini işitiniz ve itaat ediniz.
Bu rivayet Ehli Sünnetin muteber hadis ve tarih kitaplarında naklolunmuştur. Nakledenlerden bazıları şunlardır:

1- Halebî Şafii, Sire-i Halebîye, c.1, s.311
2- Muttaki Hindi, Kenzul Ummal, c.15, s.115
3- Genci Şafii, Kifayetu’t Talib, s.205
4- Haysemi, Mecmauz Zevaid, c.8, s.308
5- Ebul Fida Dimişki, Tarihi Dimişk
6- Ahmed b. Hanbel, Müsnedi Ahmed, c.1, s.111


Hz. Peygamber (s.a.a) bu rivayette Hz. İmam Ali (a.s) a halkın arasındaki kardeşi, vasi ve halifesi olduğunu sesleniyor. Bu tabir Hz. İmam Ali (a.s) ın Hz. Peygamber (s.a.a) den hemen sonra halife olduğunun bir kanıtıdır. Bu hadisin Gadir-i Hum hadisiyle şu farkı vardır; Bu Hz. Peygamber efendimizin peygamberliğinin başlangıcında, gadir-i hum hadisi ise nübüvvetinin sonunda beyan olunmuştur.

Gadir-i Hum Hadisi



Bütün Ehli Sünnet ve Şia müfessir, muhaddis ve tarihçilerin icmasına göre Gadir-i hum olayı Hz. İmam Ali (a.s) hakkında şöyle gerçekleşmiştir: Hicretin 10. Yılında Resulü Ekrem (s.a.a) veda haccından dönerken Gadir-i Hum denilen bir yere geldiğinde Cebrail şu ayeti getirdiler “Ey elçi Rabbinden indirilen emri ilet, eğer bunu ifa etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah seni insanlardan korur. Şüphe yok ki Allah kâfir olan kavmi doğru yola iletmez, onlara başarı vermez.” Maide süresi- 67

Cebrail tebliğ ayetinin inişinden sonra, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.a) e Hz. Ali (a.s) ı veli ve imam unvanıyla tanıtarak, o makama atamasını ve ona uymanın ve itaatin farz olduğunu bildirmesini iletti. Hz. Peygamber (s.a.a) in kafilesinden geride kalanlar ulaştılar. O mekânı geçip gidenler geri döndüler. Hava aşırı sıcaktı. Halk hırkasının bir kısmını başına, diğer kısmını ise aşağı attılar. Öğle ezanı okundu ve namaz kılındı. Namazdan sonra develerin sırtındaki aletlerden yüksek bir yer yaptılar. Hz. Peygamber (s.a.a) yüksek bir sesle herkesin dikkatini üzerine çekerek şöyle buyurdu; …ben sizlere iki ağır emanet bırakıyorum bunlardan b,iri Allahın kitabı kuran, diğeri ise itretim ehlibeytim. Bu ikisine beraberce sarıldığınız müddetçe benden sonra asla delalete düşmezsiniz. Sonra yanında olan Hz. Ali (a.s) ın elini tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu; Şüphesiz Allah benim mevlamdır ve ben müminlerin mevlasıyım ve onlara kendi nefislerinden evla ve daha öncelikliyim. Öyleyse ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım, onu seveni sev ona düşmanlık edene düşmen ol. Dostlarına yardım et ve alçak düşürmek isteyeni alçalt. Onu hakkın mizanı, mihveri ve ölçüsü karar kıl. Ey insanlar burada bulunanlar burada olmayanlara bunu iletsin. Halk dağılmadan önce Cebrail şu ayeti getirdi;” “Bu gün sizin dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak islama razı oldum.”  Maide süresi-3

Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.a) Allah-u Ekber nidasıyla, dinin  ikmaline ve nimetin tamamlanmasına ve Allahın ona verdiği risalet ve Ali (a.s) a verdiği velayete olan rızasından dolayı şükretti.
Merhum Allame Emini “El- Gadir” adlı eserinin 1. Cildinin 14. Sayfasından 61. Sayfasına kadar Gadir-i Hum olayını nakleden 110 sahabenin adını zikretmiştir. Bunun yanı sıra 84 tane tabiinden ve 361 tanede Ehli Sünnet âlimlerinden nakletmiştir.

Bu olayı nakleden Ehli Sünnet kaynaklarından bazıları şunlardan ibarettir;

1-   Menakib-i İbni Meğazili, s. 27
2-   Sünen-i Tirmizi, c. 5, s. 591
3-   Tefsir-i Dür-Rul Mensur, c. 2, s. 528
4-   Müsnedi Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 355
5-   Tefsir-i Fahri Razi, c. 11, s. 28
6-   Tefsir-i Taberi, c. 4, s. 278
7-   Tefsir-i Keşşaf, c. 1, s. 649
8-   Kenz-ul Ummal, c. 6, s. 154-390
9-   Sahih-i Müslim, c. 2, s. 325

Mevla Kelimesine Açıklama


Bazı Ehli Sünnet âlimleri Gadir-i Hum olayını inkâr edemedikleri için “Ben kimin mevlası isem Ali’de onun mevlasıdır.” Hadisindeki Mevla kelimesini ve bu hadisi tahrif etmeye çalışmışlar ve hadis de geçen Mevla kelimesini “Dost” manası ile eşdeğer tutmuşlardır.
Bu manaya sarılanlar Hz. Ali (a.s) hakkındaki tarih-i bir gerçeği inkâr ve reddedemedikleri için güneş balçıkla sıvanır zihniyeti ile böyle bir girişim de bulunmuşlardır. Bu zihniyet ve tahrifata cevap vermeden önce, Arap lisanında Mevla kelimesinin hangi manalara geldiğini zikretsek daha isabetli olur. Mevla kelimesi Arap lügatinde genelde on tane anlam ifade eder.
1-   Malik, 2- Köle, 3- Dost, 4- Yardımcı (sözleşmek), 5- Başkasının eliyle Müslüman olan, 6- Arap olmayan, 7- Evla- ihtiyar sahibi, 8- Amcaoğlu, 9- Komşu, 10- İki yeminci,
Hadis içerisinde geçen Mevla kelimesini yukarıdaki lügat manalarına dayanarak ve birkaç delile göre evla yani ihtiyar sahibi manasında olduğu bir gerçektir.
1.   Delil: Hadisin baş kısmında Peygamber şöyle buyuruyor; “Ben Müminlere kendi nefislerinden daha evla (ihtiyar sahibi) değil miyim.”? Akli ve nakli delillere göre Peygamber Müminlere nazaran ihtiyar sahibidir. Zira Allah Teala Ahzab suresinin altıncı ayetinde şöyle buyuruyor;  “Peygamber Müminlere kendi canlarından daha yakındır.”
2.   Delil: Gadir-i Hum da konu ile ilgili nazil olan ayet Maide suresinin 67. Ayetidir. Zira insanların dostu olmak onların kargaşa ve fesat çıkarmasına neden olmaz. Öyle ise neden Peygamber bu emri tebliğ etmekten endişeye kapılmıştır. Zira bunun mukabilinde yüce Allah Resulüne bu emri yerine getirmediğin müddetçe Risalet görevini ifa etmemiş olacaksın, diye buyurmuştur.

3.   Delil: Maide suresi üçüncü ayette Allah Teala şöyle buyurmuştur;  “Bu gün sizin dininizi kemale erdirdim ve nimetimi sizlere tamamladım ve sizin için İslam dinini seçtim, razı oldum.”
Zira dostu ve yardımcıyı insanlara duyurmak dinin kemale ermesine, nimetin tamamlanmasına ve Allah’ın İslam dinine razı olmasına neden olmaz.
4.   Delil: Gadir-i Hum olayının gerçekleşme şeklidir. Peygamberin bir dostunu tanıtmak maksadı ile 120 bin kişiyi namüsait bir yerde ve güneşin yakıcı sıcağı altında toplaması mümkün olamaz. Çünkü orası bir çöl ortası idi. Hatta bu durumun nedenini anlayana kadar, insanlar bile şaşkınlık içerisindeydiler.
Birde şu noktaya işaret olunursa gaye ve hedef ortaya çıkacaktır. Oda şudur;  sanki Peygamber daha önce Ali’yi sevdiğini ve onun dostu olduğunu açıklamamıştır! Allah Teala Tövbe suresinin 71. Ayetinde şöyle buyuruyor;  “Mümin erkeklerle Mümin kadınlar da bir birlerinin velileridir.” (Dostlarıdır.)
Bu ayetten sonra Resulullah’ın o kadar insanı, yalnızca dostunu ilan etmek, duyurmak için toplamış olması mümkün değildir ve böyle bir amaçla bunu yapmak yanlıştır. Resulullah da yanlış ve Allah’ın hükmü dışında bir şey yapmayacağına göre mesele dostu tanıtmaktan çıkmış ilahi emri tebliğ etmek aşikâr olmuştur.
5.   Delil: Mearic suresinin birinci ayetinin nüzul sebebine bakıldığında, hadiste geçen Mevla kelimesinin dost anlamında olmadığı anlaşılır.
Mearic suresinin birinci ayeti Haris b. Numan-ı Fahri hakkında nazil olmuştur. Ayetin nüzul sebebi kısaca şundan ibarettir.
Hz. Peygamber (s.a.a) Efendimiz Gadir-i Hum vadisinde insanların gözleri önünde Hz. Ali (a.s) hakkında  “Ben kimin mevlası isem Ali’de onun mevlasıdır.” Sözünü buyurduktan sonra, bu haber beldelere ve şehirlere yayıldı. Bunun üzerine Haris b. Numan Peygamber efendimizin huzuruna gelerek şöyle dedi; Sen bize Allah’ın vahdaniyetine ve kendi Resullüğüne dair şahadet getirmemizi emrettin, bizde kabullendik ve şahadet getirdik. Sonra bizi Cihada, Hacca, Oruca, Namaza ve Zekâta emrettin bunları da kabullendik. Ama sen bunlara razı olmadın kalktın birde bu genci (Ali’yi) kendine halife tayin ettin ve “Ben kimin mevlası isem Ali’de onun mevlasıdır” dedin. Acaba bu söz kendi tarafından mıdır yoksa Allah tarafından mıdır?
Peygamber buyurdu ki; Kendisinden başka mabut olmayan Allah’a andolsun ki bu söz Allah tarafındandır. Haris b. Numan Peygamberden yüzünü çevirerek şöyle söylenmeye başladı; Ya Rabbi eğer bu söz hak ise kendi tarafından bize gökten taş yağdır. Bu esnada gökten bir taş düşmüş ve neticede Haris b. Numan ölmüştü. Bu olaya binaen Mearic suresinin 1. Ayeti nazil olmuştur; “İsteyen biri, istedi gelip çatacak azabı.”

Yukarıda ki olayı Ehli Sünnet müfessirleri ve ravileri de az farklılıklarla nakletmişlerdir. Allame Emini El- Gadir adlı eserinde, yukarıda ki olayı Ehli Sünnetin önde gelen tanınmış otuz tane âliminden nakletmiştir. Onlardan bazıları şunlardan ibarettir:

1-   Tefsir-u Garib-ul  Kur’an, Hafız Ebu Ubeyd Herevi
2-   Tefsir-u Şifa-us Südur, Ebu Bekir Nekkaş Musuli
3-   Tefsir-u El- Keşf-u Vel Beyan, Ebu İshak Salebi
4-   Tefsir-u Kurtubi, Ebu Bekir Yahya
1-   Feraid-us Simtayn, Hemuyeni
2-   Dürer-us Simtayn, Muhammed Zerendi
3-   Sirac-ul Munir, Şemsuddin Şafii
4-   Sire-i Halebî
5-   Nür-ul Ebsar, Şeblenci
6-   Şerh-u Cami-us Sağir, Siyuti

Bu rivayetten ve olaydan anlaşılan şudur ki, Peygamberin hadisindeki mevla kelimesi dost anlamında değildir.
1.   Delil: Hz. Ali (a.s) Gadir-i Hum da ki hadisi Şura’dakilere zikrederken Şura’dakilerin tamamı bunu kabullenmiş ve hadisteki mevla kelimesinin dost anlamında olduğunu savunmamıştır.
2.   Delil: Hassan b. Sabit’in bu olayın müteakibinde Resulü Ekrem’den izin isteyip şu şiiri okumasıdır.
Gadir günü onların Nebisi onlara nida etti
Dinle Hum da nida eden Resulü 
Buyurdu ki sizin mevlanız ve veliniz kimdir?
Malik bizim mevlamızdır ve sen bizim nebimizsin.
Peygamber ona dedi ki, kalk ya Ali
Doğrusu ben kendimden sonra senin
İmam ve Hadi olmana razı oldum.
Öyleyse ben kimin mevlası isem buda onun mevlasıdır.
Sizler ona sadık itaatçilerden ve iyi dostlardan olun.
Orda Resul onu sevenleri sevmeye davet etti.
Ve ona düşman olanlara, düşman olmayı emretti.
Bu şiirin müteakibinde Resulullah (s.a.a) Hassana hayır dualarda bulundu. Eğer Mevla dost manasında olsa idi, Peygamber Hassana hayır dualarında bulunmaz, bilakis onu ikaz ederdi. Zira Hassan okumuş olduğu şiirin bir bölümünde şöyle diyor;  Resulullah Ali’ye şöyle dedi; Kalk ya Ali, kendimden sonra senin imam ve Hadi olmana razı oldum.
Zikrolunan yedi delilden anlaşılan şudur ki, inkâr edilmesi mümkün olmayan Gadir-i Hum olayındaki Peygamber efendimizin Hz. Ali (a.s) hakkında buyurmuş olduğu hadisteki Mevla, dost anlamında değil de, evla- ihtiyar sahibi anlamındadır. Ama ne yazık ki, Emevi elleri ve zihniyeti bu tarihi gerçeği de inkâr edemedikleri için böyle bir tahrif safsatasına düşmüşlerdi...

4- Menzilet Hadisi


“ Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) Tebüke hareket etmeden önce Ali (a.s) ı kendi yerine halife olarak bıraktı. Ali (a.s) şöyle dedi; Acaba beni kadın ve çocuklara halifen olarak mı bırakıyorsun? Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular; Acaba Harun’un Musa yanındaki makamına benim yanımda sahip olmaya razı değimlisin? Şu farla ki benden sonra nebi yoktur.”
Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) başka bir sözünde Ali (a.s) hitaben şöyle buyurdu; Sen benim nezdinde Harun’un Musa’nın nezdindeki makamına sahipsin.

Bu ve benzeri hadisleri ehlisünnet âlimlerinden seksen dokuz kişi nakletmişlerdir, onlardan bazıları şunlardır:

1-   Sahihi Buhari, c.3, s.176
2-   Sahihi Müslim, c.2 ,s.236
3-   Müsnedi Ahmed, c.1, s.98
4-   Kenzül Ümmal, c.6, s.152
5-   İbni Hacer Askalani, el-isabe, c.2. s.507
6-   Suyuti, Tarihi hulefa, s.65
7-   Süneni İbni Mace, c.1 ,s.43
8-   Tirmizi Sahihinde, c.5 ,s.305


Nakledilen apaçık bilgilere göre Hz. Harun’un Hz. Musa nezdindeki makamı vezirlik, hilafet ve nübüvvet makamlarıdır. Menzilet hadisine göre Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) nübüvvet dışındaki Harun’un Musa nezdindeki bütün makamlarını Ali (a.s) için söz konusu etmiş ve geçerli saymıştır. Şu farkla ki Hz. Peygamber (s.a.a) den sonra nebi yoktur. Elbette şunu da belirtmekte fayda vardır ki, menzilet hadisi farklı zamanlarda ve mekanlarda peygamber efendimiz tarafından söylenmiş ve kaynaklarda bunu nakletmişlerdir.

5- Velayet Hadisi


Resulü Ekrem (s.a.a) bir grubu Ali (a.s) ın komutanlığında bir seriye ye gönderdi. Ali (a.s) ın yaptığı bir iş bazılarının hoşuna gitmedi. Bu yüzden sahabeden dört kişi bu olayı Resulü Ekrem (s.a.a) e haber vermek için kararlaştılar. Ümran şöyle diyor; Döndükten sonra Allah Resulünün huzuruna vardık. Aramızdan biri ayağa kalktı ve şöyle dedi; Ey Allahın Resulü! Ali bu seriye de şöyle ve böyle yaptı. Resulü Ekrem (s.a.a) in ondan yüz çevirdiğini ve ona cevap vermediğini gördüm. İkinci şahısta ayağa kalkarak aynı şeyleri söyledi. Allah Resulü ondanda yüzünü çevirdi. Üçüncü şahısta aynı şeyi söyledi. Ondanda yüzünü çevirdi. Dördüncü şahısta Ali (a.s) ı eleştirince Hz. Peygamber (s.a.a) mübarek çehreleri gazaptan değişmiş bir halde yüzünü onlara dönerek şöyle buyurdu; Ali ile uğraşmayın, Ali benden, ben Âlidenim, o benden sonra her mümine kendisinden daha evladır.
Tirmizide ise Resulü Ekrem (s.a.a) in üç defa şöyle buyurduğu nakledilmiştir; Aliden ne istiyorsunuz. Âliden ne istiyorsunuz. Âliden ne istiyorsunuz. O benden sonra her müminin velisidir.
Bu rivayeti altmıştan fazla ehlisünnet âlimi nakletmiştir. Onlardan sadece bazıları şunlardır.


1-Müsnedi Ahmed, c. 4, s.438
2-Sahihi Tirmizi, c.5 ,s. 632
3- Müstedreki Hakim, c.3, s.110
4- İbni Esir Cezeri, Camiul, c.8 ,s.652

6- Vasilik Hadisi


Selman-i Farisi ben Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) e şöyle sordum; Ey Allahın Resulü! Her nebinin bir vasisi vardır, sizin vasiniz kimdir? Peygamber susmayı yeğlediler. Ama sonraki toplantıda beni görünce “Ey Selman! Diye seslendiler. Ben çabucak yanına giderek “evet” dedim. Bana şöyle buyurdular, Musanın vasisinin kim olduğunu biliyor musun? Evet, Yuşe b. Nun’dur dedim. Hazret, niçin diye sordu. Ben, çünkü o kendi kavminin en biliniydi dedim. Hazret şöyle buyurdu; Öyleyse şüphesiz vasim, sırdaşım ve benden sonra ümmetimin arasında bırakacağım en iyi şahıs Ali b. Ebu Talip’tir ki benim vademe vefa edecek ve borcumu eda edecektir.
Başka bir rivayette şöyle naklediliyor; Bir gün Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a) kızı Fatima (s.a) ya şöyle buyurdular; “Acaba biliyor musun ki Allah yeryüzüne bir nazar etti ve babanı seçerek nübüvvet makamına ulaştırdı. Sonra bir nazar daha etti ve kocanı seçti. Sonra bana, seni ona nikâhlamamı ve onu vasim ve halifem yapmamı emretti. Vesayet hadislerini ehlisünnet âlimlerinden birçoğu nakletmiştir. Onlardan sadece bazıları şunlardır:

1-   İbni Asakir Dimilki, Tarihi Dimişk, c.3, s.5
2-   İbni Meğazili Şafii, el- Menakib, s.200
3-   Zehebi, Mizanul itidal, c.2, s.273
4-   Genci Şafii, Kifayetu’t Talib, s.62
5-   Muttaki Hindi, Kenz-ül Ümmal, c.6, s.145
Ebu Naim İsfehani, Hilyetu’u Evliya, c.1, s.63

7- On İki İmam Hadisleri



Peygamber (s.a.a) bir çok defa muhtelif mekânlarda kendisinden sonra ki, halifelerin, bazı zamanlar sayılarını ve bazı zamanlarda isimlerini açık bir şekilde beyan buyurmuşlardır. Hatta bunların hangi soydan olduklarını da açıklamışlardır. Ehli Sünnet ve Şia kaynaklarında bulunan bu rivayetler Şia mektebinin doğruluk ve haklılığını gösterir.
Halifelerin Kureyş’den olması gerektiğini gösteren hadisler olmasına rağmen Ehli Sünnet, Kureyşi olmayanıda halifeliğe caiz görmektedirler. Bu görüş Ehli Sünnetin kendi kitaplarında naklettikleri ile muhaliftir.
Buhari ve Müslim Abdullah b. Ömer’den şöyle naklederler; Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; “Dünyada iki kişi dahi kalmış olsa, her zaman bu emir (dinin emri) Kureyş’de olacaktır.”
Bu rivayet Salebide kendi tefsirinde Zuhruf suresinin 44. Ayetini tefsir ederken nakletmiş ve aynı şekilde Hamidi’de “El-Cem’u beyn-es Sahiheyn” adlı eserinde 169. numarada Abdullah b. Ömer’den bu rivayeti ve bu rivayetin benzerlerini nakletmiştir.
Cabir b. Semure Resulü Ekrem (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir; “Benden sonra on iki tane emir olacaktır.” Daha sonra bir şey söyledi ama ben duymadım, babamdan sorduğumda, babam, Allah Resulünün “Onların hepsi Kureyş’den dir” diye buyurduğunu bana söyledi.
Aynı hadisi Ahmed b. Hanbel’de Müsnedinde nakletmiştir.
Buhari İbni Uyeyne’den Resulü Ekrem (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir; “On iki kişi insanlara hüküm etmedikçe onların işleri ilerlemeyecektir.” Daha sonra bir şey söyledi ama ben duyamadım, babama sordum, O Resulü Ekrem(s.a.a)’in şöyle buyurduğunu söyledi; Onların tamamı Kureyş’den dir.
Müslim kendi Sahihinde şöyle naklediyor; Cabir b. Semure diyor ki; Babam ile birlikte Allah Resulünün yanına gittik, O Hazret şöyle buyuruyordu; “Bu işe (İslam dinine) on iki halife emirlik etmedikçe bu iş sonuçlanmayacaktır.” Daha sonra yavaşça bir cümle söyledi ama ben duyamadım. Babamdan Peygamberin ne söylediğini sorduğumda, O şöyle buyurduğunu söyledi; “Onların hepsi Kureyş’den dir.”
Başka bir rivayette Resulü Ekrem (s.a.a) efendimiz şöyle buyuruyor; “Kureyş’den on iki kişi bu dine halifelik ettiği müddetçe bu din kıyamete kadar daima ayakta kalacaktır.”
Bu rivayeti Ahmed b. Hanbel Müsnedinde  ve bu rivayetin bir benzerini de Tirmizi kendi Sahihinde ve İbni Hacer Sevaik’de  nakletmişlerdir.
Mesruk şöyle diyor; Bir akşam Abdullah b. Mesud’un yanında oturmuştuk, o bize Kur-an öğretiyordu. Birisi ona şöyle sordu; Ey Abdurrahmanın babası, Allah Resulünden hiç sordunuz mu ki, bu ümmetin ondan sonra kaç tane halifesi  olacaktır.? Abdullah şöyle dedi; Irak’a geldiğim günden beri hiç kimse benden bu soruyu  sormamıştı. Evet, Allah Resulünden sorduk, O Hazrette şöyle buyurdu;  “Benden sonra İsrail oğullarının nakipleri sayısınca on iki halife gelecektir.”
Süleyman Kunduzi  Yenabi-ul Mevedde adlı kitabının 77. babını bu konuya ayırmış ve bu konuda, Tirmiziden , Müslimden Ebu Davud’dan, Seyyid Ali Hemdani’den ve diğerlerinden bir çok hadis nakletmiştir. Örneğin, Yahya b. Hasan Fakih Umde adlı eserinde yirmi tarihten naklederek şöyle diyor;  Doğrusu, Peygamberden sonraki halifeler on iki tanedir ve hepside Kureyşden dir. Yine Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Hamidi Allah Resulünün şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir;  “Benden sonraki halifeler on iki tanedir ve hepside Kureyşten dir.” Bazı rivayetlerde de Onların hepsi “Beni Haşimden dir” diye naklolunmuştur.
Kunduzi şöyle diyor; Bazı muhakkikler şöyle demişlerdir; Peygamberden sonra on iki halifenin imametine delalet eden hadisler meşhurdur. İnsan bu hadislerden, Resulü Ekrem (s.a.a)’in kendisinden sonra on iki Ehlibeyt İmamını kendi yerine bıraktığını anlamaktadır. Zira hadisleri Resulü Ekrem (s.a.a)’den sonra ki sahabeden olan halifelere tatbik etmek mümkün değildir. Çünkü Allah Resulü on iki kişi tayin etmiştir, ama onlar dört kişiden fazla değillerdi. Beni Ümeyye den olan halifelere de tatbik etmek doğru değildir. Çünkü onlar da on iki kişiden fazlaydılar ve bunun yanı sıra Ömer b. Abdullah Azizin dışında onların hepsi zalim ve cani idiler ve Beni Haşimden de değildiler. Oysa bazı rivayetlerde Resulü Ekrem (s.a.a) “Onların hepsi Beni Haşimden dir” diye buyurmuştur. Bu rivayetleri Beni Abbas halifelerine de tatbik etmek mümkün değildir. Çünkü onlarında sayısı on ikiden fazla idi. Bunlar asla Ehlibeyt hakkında Allah’ın emrine riayet etmediler. Zira Allah Teala şöyle buyuruyor;  “Deki ben buna (Risalete) karşılık sizden yakınlarımı sevmenizden başka bir ücret istemiyorum.”
İşte bu sebeplerden dolayı, Resulü Ekrem (s.a.a)’den nakledilen rivayetler Resulü Ekrem (s.a.a)’in itretinden olan on iki Ehlibeyt imamlarına tatbik olunmalıdır. Çünkü onlar kendi zamanlarının en âlim, yüce, takvalı insanlarıydı. Onlar hasep ve nesep yönünden en iyi ve Allah’ın katında en kerim olanlardı. Onların ilimleri babaları vesilesi ile cedleri olan Resulü Ekreme dayanıyordu. İlim ehli olanlar onları bu şekilde tanıtmışlardır.
Evet, Şia’da bu on iki emir veya halife hadislerine dayanarak, bunların ehlibeyt imamları ve bunların Kureyş veya Beni Haşimden olduklarına istidlal etmişlerdir. Çünkü Ehli Sünnetin söylemiş oldukları Hülefa-i Raşidin on iki kişi olmadıkları gibi Beni Ümeyye ve Beni Abbas halifeleride on iki ile sınırlı değildi.

On İki İmamın İsimleri



Merhum Seyyid b. Tavus şöyle diyor; Abdullah b. Muhammed b. Abdullah b. Ayyaş’a ait “Müktezab-ul Eser fi İmamet-il İsna eşer” adında bir kitap gördüm. Bu kitap yaklaşık kırk sahife idi. O kitapta Resulü Ekrem’den naklolunan on iki İmam hadisleri ve onların isimleri naklolunmuştur.
Ehteb Harezmî Ebu Selma’dan Peygamber (s.a.a)’in miracını anlatırken, Resulü Ekrem (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir; “Ey Muhammed, yer ehline bakıp onların arasından seni seçtim ve senin için kendi ismimden sana isim verdim. Ben zikr olunduğum zaman sende zikir olunacaksın, ben Mahmud’um ve sende Muhammed’sin. Sonra ikinci defa bakıp onların arasından Ali’yi seçtim, ona da kendi ismimden bir isim verdim. Ben “Ala”yım ve oda Ali’dir. Ey Muhammed, seni, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in zürriyetinden olan diğer imamları kendi nurumdan yarattım ve sizin vilayetinizi yer ve gökler ehline sundum, kabul edenler benim katımda müminlerden ve inkâr edenler ise kâfirlerden dir.
Ey Muhammed, kullarımdan bir tanesi azaları birbirinden koparcasına bana kulluk eder. Ve sonra sizin vilayetinizi inkâr ederek bana doğru gelirse, sizin vilayetinize ikrar etmediği müddetçe asla onu bağışlamayacağım.
Ey Muhammed onları (kendi itretini) görmeyi ister misin? Ya Rabbi, evet dedim. Şöyle buyurdu; Arşın sağ tarafına bak. Oraya baktığımda şunları gördüm; “Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin, Ali b. Hüseyn, Muhammed b. Ali, Cafer b. Muhammed, Musa b. Cafer, Ali b. Musa, Muhammed b. Ali, Ali b. Muhammed, Hasan b. Ali ve Mehdi.” Buyurdu ki, “Ey Muhammed, bunlar benim hüccetlerimdir. Bu (Mehdi) senin itretinin kanını isteyecektir. Ey Muhammed, izzet ve celalime yemin olsun, O (Mehdi) ...benim düşmanlarımdan intikam alacaktır.”
Yine Harezmî kendi kitabında İbni Şazan’dan Resulü Ekremin, İmam Hüseyni öperek ona şöyle buyurduğunu nakletmiştir; “Sen seyidin oğlu seyitsin, sen seyitlerin babasısın, sen İmamın oğlu İmamsın ve İmamların babasısın, sen Allah’ın hüccetisin ve Allah’ın hüccetinin oğlusun ve Allah’ın hüccetlerinin babasısın. Dokuz tane hüccet senin sulbünden dir, onların dokuzuncusu onların “Kaimi” dir.”
Görüldüğü gibi Ehli Sünnet kaynaklarında da sadece on iki İmam veya emir açıklanmamış aksine onların isimleri de teker teker beyan olunmuştur.
Bu konuda Ehli Sünnet kaynaklarında naklolunan rivayetlerin sayısı fazladır.  Kunduzi Hanefi, Şeyh-ül İslam Hemuyeni’nin Feraid-us Simtayn’ından, İbni Abbas’dan şöyle naklediyor; Nasel adında bir Yahudi Allah Resulünün huzuruna gelerek, tevhit hakkında bir takım sorular sordu. Hazret o soruların tamamına cevap verdikten sonra, Nasel ikna olup İslam getirdikten sonra şöyle dedi; Ya Resulullah , her Peygamberin bir vasisi vardır, sizin vasiniz kimdir.? Şöyle buyurdular; Benim vasim Ali b. Ebi Talib’dir, ondan sonra kızımın çocukları olan Hasan ve Hüseyin’dir, onlardan sonra Hüseynin sulbünden olan dokuz İmamdır.
Nasel şöyle dedi; Onların isimlerini bana söylemenizi temenni ederim. Hazret şöyle buyurdular; Hüseyin’den sonra, Ali, Ali’den sonra, Muhammed, sonra Cafer, sonra Musa, sonra Ali, sonra Muhammed, sonra Ali, sonra Hasan ve Hasan’dan sonra da Muhammed Mehdi’dir ve bunlar on iki tanedir.
Daha sonra, Nasel onların nasıl şehit olacaklarını sorup, cevaplarını aldıktan sonra Allah’a, Resulüne ve Resulden sonra ki İmamlara şahadet getirdi.”
Yine Hafız ve Hace Kelan Yenabi-ul Mevedde de Harezmî’nin Menakib’inden Cabir b. Abdullah Ensariden şöyle naklederler; Cendel b. Cünade b. Cübeyr adında bir Yahudi Resulü Ekrem (s.a.a)’in huzuruna gelerek, tevhit hakkında sorular sorup ikna edici cevaplar aldıktan sonra şahadet getirip Müslüman oldu ve şöyle dedi; Geçen gece rüyada Hz. Musanın hizmetine gittim bana şöyle dedi; Hatem-ül Enbiya Muhammed (s.a.a)’in eli ile İslam getir ve ondan sonra ki vasilerine tutun. Allah’a şükürler olsun ki beni İslam dini ile şereflendirdi. Şimdi bana, senin vasilerinin kim olduklarını söyle de, onlara tutunayım. Hazret şöyle buyurdular; Benim vasilerim on iki kişidir.
Cendel şöyle dedi;  Doğrudur, bende Tevrat ta böyle görmüşüm, onların isimlerini bana beyan buyurmanız mümkün müdür.?
Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; Onların birincisi evliyaların efendisi, İmamların babası Ali, ondan sonra onun iki evladı Hasan ve Hüseyin dir. Sen bu üçünü göreceksin ve ömrün tamam olacaktır. Zeyn-ül Abidin dünyaya geldiğinde, senin bu dünyadan alacağın en son azık bir yudum süttür. Bunlara sarıl, sakın ola ki cahillerin cehaleti seni kandırmasın.
Cendel şöyle dedi; Ben Peygamberlerin kitaplarında Ali, Hasan ve Hüseynin isimlerini “İlya, Şeber ve Şübeyr” olarak gördüm. Lütfen diğerlerinin isimlerini beyan ediniz; Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; “Hüseyn’in müddeti tamam oldu mu, onun oğlu Ali İmamdır ve ondan sonra onun oğlu Muhammed İmamdır ve sonra onun oğlu Cafer İmamdır ve ondan sonra onun oğlu Musa İmamdır ve sonra onun oğlu Ali İmamdır ve sonra onun oğlu Muhammed İmamdır ve sonra onun oğlu Ali İmamdır ve sonra onun oğlu Hasan İmamdır ve sonrasında da onun oğlu Muhammed Mehdi İmamdır. Bunların dokuzuncusu Muhammed Mehdi gaybete çekilecektir, yeryüzü zulüm ve adaletsizlikle dolduktan sonra zuhur edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Ne mutlu onun gaybeti döneminde sabredenlere, ne mutlu onların Muhabbetine sahip olan takvalılara.”
Zikredilen on iki imam rivayetlerini birçok ehlisünnet âlimi eserlerinde nakletmişlerdir. Onlardan bazıları şunlardır:


1-Sahih-i Buhari, c. 8, s. 105, Sahih-i Müslim, c. 3, s. 1453
2- Sahih-i Buhari, c. 8, s. 127- Müsned-i Ahmed, c. 5, s. 92
3- Sahih-i Müslim, c. 3, s. 1452, kitab-ı İmaret
4- Müstedrek-i Hâkim, c. 4, s. 501
5- Sahih-i Müslim, c. 3, s. 1452
6- Müsnedi Ahmed b. Hanbelî, c. 5, s. 89–92–94–99–108
7- Sünen-i Tirmizi, c. 2, s. 35
8- Sevaik-i İbni Hacer, s. 113
9- Yenabi-ul Mevedde, s. 444, bab, 77
10- Yenabi-ul Mevedde, s. 444, bab, 77

11- Yenabi-ul Mevedde, Kunduzi, s. 446
12- Mektel-ul Harezmi, c.1, S. 96, Sırat-ul Mustakim, Beyazi, c. 2, s. 143,
13- Mektel-ul Hüseyn, Harezmi, s. 145
14- Yenabi-ul Mevedde, Kunduzi Hanefi, bab. 1, s. 441
15- Yenabi-ul Mevedde, Kunduzi Hanefi, s. 3- 442
16- İhkak-ul hak, c.13, s.79, Menakib-i  Zamehşeriden


İşte naklolunan bu bir kaç rivayet konunun ispatı için yeterlidir. Bundan fazla rivayetleri görmek isteyenler, Harezmi’nin Menakibine, Kunduzi Hanefinin Yenabi-ul Meveddesine, Hemuyeni’nin  Feraid-us Simtayn’ına, İbni Meğazili Şafiinin Menakibine, Mir Seyit Ali Hemdani Şafiinin Meveddet-ül Kübrasına, Sebt b. Cevzinin Tezkiresine ve Ehli Sünnetin diğer büyük alimlerinin kitaplarına müracaat edebilirler.

8-Kurtuluş On İki İmama Uymaktadır.


Zamehşeri Hanefi Resulü Ekrem (s.a.a)’den şöyle nakletmiştir; Fatıma benim kalbimin huzurudur, iki evladı kalbimin meyvesidir, kocası gözlerimin nurudur, onun evlatlarından olan İmamlar Allah’ın eminleridir ve Allah ile mahlûkat arasında uzanan iplerdir, kim onlara tutunur ve tabi olursa kurtulur ve onlara muhalefet eden helak olur.”
Mesud Sicistani Resulü Ekrem (s.a.a)’den şöyle naklediyor;  “Kim benim gibi yaşamak ‘Adn’ cennetinde sakin olmak istiyorsa Ali’yi ve ondan sonraki zürriyetini kabul etmelidir. Doğrusu onlar bu ümmeti hidayet yolundan saptırmazlar ve onları dalalete götürmezler.” İbni Ebil Hadid, Hilye’nin sahibi Ebu Naim’den ve bazıları da  “Fezail-i Ahmed b. Hanbel” den Resulü Ekrem(s.a.a)’in şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir; “Kim benim gibi yaşamak, benim gibi ölmek ve Rabbimin bana vade verdiği  ‘Adn’ cennetinde sakin olmak istiyorsa benden sonra Alinin vilayetini seçmeli ve onun evlatlarından olan İmamlara tabi olmalıdır. Doğrusu onlar benim itretimdir, onlar benim tıynetimden yaranmışlardır. Allah benim ilmimi onlara rızık vermiştir. Vay olsun ümmetimden onları yalanlayanlara... Onların haklarına riayet etmeyenlere.  Allah benim şefaatimi onlara ulaştırmasın.”
Bu rivayetleri nakleden kaynaklardan bazıları şunlardır:


1-   İhkak-ul hak, c.13, s.79, Menakib-i Zamehşeriden naklen
2-   Mektal-u Harezmî, c. 1, s. 59
3-Yenabi-ul Mevedde, s. 93
4-Mektal-u Harezmî, c. 1, s. 59
5-Menakib-i Harezmî, s. 75, h. 55,
6-Mektal-u Harezmî, c. 1, s. 5
7-Kenz-ul Ummal, c. 12, s.103
8-Fezail-i Ahmed, s. 181, h. 253
9-Hilyet-ül Evliya, c. 1, s.170
10-Müstedrek-i Hâkim, c. 3, s. 139, h. 240

9- Ehlibeyt İmamları Dinin Mercileridir


“Ancak ve ancak Allah, ey Ehl-i Beyt sizden her çeşit pisliği, suçu gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz etmeyi irade eder.” (ahzab, 33)
Bu ayeti kerime Kur’anı Kerim’in Ahzab suresindedir. Tefsir, Tarih ve hadisçi âlimler arasında Tathir ayeti diye meşhurdur. Tarih boyunca bu ayetteki Ehlibeyt’in kimler olduğu hususunda büyük ihtilaflara düşülmüş ve bu ihtilafların da zararının faturası ise Müslümanlar tarafından ödenmiş ve kârını ise islamın büyük ve azılı düşmanları ve emperyalist güçler kazanmıştır.
Bazılarına göre Ehlibeyt’ten maksat peygamberin hanımları, bazılarına göre Ali, Akil ve Abbas’ın evlatları, bazılarına göre Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve bazılarına göre ise hem peygamberlerin hanımları ve hem de Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir. Aklıselim olan birisi bu ihtilafların hallini Kur’an, sünnet ve akıl gölgesinde aramalı ve bu kavramlar içerisinde hakka ulaşmalıdır.
Bu ayetin, Ehlibeytin fazilet üstünlük, masumluk ve maddi–manevi noksanlıklardan uzak olduklarına delalet ettiğine tereddüt yoktur. Tathir ayeti, hakikati gören, basiretli, imanlı ve ilahi yolu giden insanların gözlerini ismet ve masumluk sıfatına sahip olan Ehlibeyte dikmelerine sebep olmuştur.
Ehli Sünnet ve Şianın hadis, tefsir ve tarih kitaplarından haberdar olan birisi bu ayetin sadece peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında nazil olduğunda zerre kadar bile tereddüt etmemesi gerekir. Bunun böyle oluşu kesin ve mütevatir bilinen meselelerden olup ve onu inkâr etmek Kur’an’a, Peygambere ve Ehlibeyte karşı yapılan inattan başka bir şey değildir. Bunun aksini iddia etmek ya kör ve batıl taassuptan ya bir takım çıkarlardan veya da hadis, tarih ve tefsir kitaplarından haberdar olmamaktan kaynaklanmaktadır ve bunun başka bir alternatifi yoktur.
Ehli Sünnet’in bütün fırkalarının kabullendikleri kaynaklara bakacak olursak delaleti açık olan bu Ayet’in sadece beş kişi hakkında nazil olduğunu göreceğiz.
Ehli Sünnet’in değerli âlimlerinden edebiyatçı ve tefsirci olan Celaleddin Suyiti ‘Ed- dür- rul Mensur’ adlı tefsir kitabında Ehli Sünnet ravilerinden bu ayetin beş kişi hakkında nazil olduğuna ve bir altıncı şahsın bulunmadığına dair yirmi tane rivayet nakletmiştir. Aynı şekilde İbn-i Carir-i Taberi tefsiri Taberi’de muhtelif senetlerle on beş rivayet nakletmiş ve ayetin sadece beş kişi hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Bu ayetin Hz. Resulü Ekrem, İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) hakkında nazil olduğuna dair hiçbir delil bile olmasaydı, bu konuda Peygamberin sadece şu sözü yeterli olurdu “Bu ayet ben, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fatima hakkında nazil olmuştur.” (Sevaik-ul Muhrika, s.85- Tefsiri Dürrul Mensur, c.5, s.198)
Ahmed b. Hanbel Ebu Said’i Hudri’den naklederek şöyle der: “Bu ayet Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında nazil olmuştur.” (Nezmu Durerus Sımtayn, s.204)
Biz şimdilik Caferi ve Ehlisünnet kaynaklarında ortak olarak zikrolunan bazı rivayetleri nakledecek ve daha sonra ayetin tefsirine geçeceğiz.
Birinci Hadis: Peygamber (s.a.a)’in değerli zevcesi ve ümmül muminin olan Ümmü Seleme şöyle buyuruyor: “Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) benim odamdayken Hz. Fatima odaya geliverdi… Ve peygamber Fatima’ya ey Fatima git eşini ve iki evladını buraya getir (Hz. Fatimanın onları seslemesi üzerine) Ali, Hasan ve Hüseyin gelip odaya girdiler ve hepside birlikte yemek yemeğe başladılar ve bu esnada peygamber tahtın üzerinde bulunan döşeğin üzerinde oturuvermiş ve kendisininde bir Hayber kisası (aba) vardı. Ümmü Seleme diyor ki; Ben o odanın bir köşesindeki hücreye çekilmiş namaz kılmak ile meşgul iken Allah Teala bu ayeti nazil eyledi. “Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz etmeyi irade eder” Ümmü Seleme diyor ki: Ben başımı odaya sokarak şöyle dedim; Bende sizden miyim ey Allah’ın Resulü? Buyurdular ki; “sen hayır üzeresin, sen hayır üzeresin.”
İkinci Hadis: Ümmü Seleme şöyle diyor; Hz. Resulü Ekrem Fatıma’ya şöyle buyurdular; “Eşin ve iki evladını buraya getir” Hz. Fatima onları getirdiğinde Peygamber onların üzerine Fedek kisasını (Aba) atarak mübarek ellerini onların başı üzerine kaldırıp şu duayı buyurdu;
“Allah’ım bunlar Al-i Muhammed’dir bereket ve salâvatını Muhammed’e ve onun Al-ine gönder, doğrusu sen hamd-ü senaya layık ve yücesin, Ümmü Seleme diyor ki; Ben abanın bir köşesini onların yanına girmek için kaldırdım, Peygamber abayı benim elimden çekerek “sen hayır üzeresin” diye buyurdular.
Üçüncü Hadis: Peygamber (s.a.a) gökyüzünden feyiz ve bereketin aşağı indiğini görünce iki defa kim burada dua ediyor diye buyurdular, (Ümmü selemenin kızı) Zeyneb benim ey Allah’ın Resulü diye seslendi, buyurdular ki, Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyni benim yanıma sesle gelsin, onlar geldiğinde Peygamber Hasanı sağ, Hüseyni sol, Ali ve Fatimayı da karşısına oturtarak Hayber kisasını (Aba) onların üzerine atıverdi ve şöyle buyurdu; “Her Peygamberin bir Ehlibeyti vardır ve bunlarda benim Ehlibeytimdir.” Bunun mukabilinde Allah-u Teala şu ayeti nazil buyurdu: “…” Daha sonra Zeyneb, ey Allah’ın Resulü ben de sizinle olabilmem için abanın altına gelebilir miyim? Diye sordu, Peygamber (s.a.a) sen yerinde kal senin sonun hayır üzeredir inşallah diye buyurdular.
Dördüncü Hadis: Hamidi şöyle diyor; Sahihi Buhari ve Sahihi Müslimi’in ittifak ettikleri Aişe’nin müsnedindeki şu hadistir, Aişe şöyle diyor; Peygamber (s.a.a) sabah vakti evden dışarı çıktılar ve hazretin sırtında siyah bir aba vardı… Hasan geldi ve Peygamber onu abanın altına aldı, sonra Hüseyin geldi onuda abanın altına aldı, sonra Fatima geldi onu da abanın altına aldı ve daha sonra da Ali geldi ve onuda abanın altına aldı ve şöyle buyurdu “ Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz etmeyi irade eder”
Beşinci Hadis: Aişe şöyle diyor; Peygamber evden dışarı çıktı ve sırtında üzerinde nakışlar bulunan siyah bir aba vardı, Hasan geldi ve onu abanın altına aldı, Hüseyin geldi onu da abanın altına aldı, sonra Fatıma geldi onu da abanın altına aldı ve daha sonra da Hz. Ali geldi Peygamber (s.a.a) onu da abanın altına aldı ve şöyle buyurdu: “ Allah biz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermeyi ve bizi tertemiz etmeyi irade eder.”
Altıncı Hadis: Peygamber (s.a.a)’ın zevcesi Ümmü Seleme’den bu ayetin onun evinde nazil olduğu naklolunmuştur. O, şöyle diyor; Tathir ayeti nazil olduğunda ben odada kapının yanında oturuyordum, dedim ki ey Allah’ın Resulü bende Ehlibeyt’ten değil miyim? “Sen hayır üzeresin sen Peygamberin zevcelerindensin” diye buyurdular. Ümmü Seleme diyor ki; o odada sadece Peygamber, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin vardı. Peygamber (s.a.a) abayı onların üzerine çekerek buyurdular ki; “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytimdir onlardan her türlü rics’i gider ve onları tertemiz eyle”.
Yedinci Hadis: Salebi kendi senetleriyle Avam bin Huşeb’in amcasının oğlu Mecme’den şöyle rivayet eder; Annem ile birlikte Aişe’nin yanına gittik, annem Aişey’e dedi ki, Cemel vakiası günü Ali’ye karşı kıyam ettiğini gördüm “Aişe bunun Allah tarafından bir takdir olduğunu söyledi” Annem (Aişe’den) Ali hakkında sordu, Aişe cevaben dedi ki; “İnsanlar içerisinde Peygamberin yanında en fazla değer sahibi olanı sordun. Andolsun Allah’a Peygamber (s.a.a)’in Ali’yi, Fatima’yı, Hasan ve Hüsey’ni kendi etrafına topladığını ve onların üzerine bir örtü atıp şöyle buyurduğunu gördüm; “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytim ve bana has olanlardır, onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz kıl.” Ben dedim ki ey Allah’ın Resulü bende senin Ehlibeytinden miyim? Buyurdular ki; “uzak dur sen hayır üzeresin”.
Sekizinci Hadis: Tathir ayeti Ümmü Seleme’nin evinde Peygambere nazil olunca, Fatima, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı ve Ali’de onun arkasındaydı hepsinin üzerini Aba ile örterek buyurdu ki; “Allah’ım bunlar benim Ehlibeytimdir, onlardan her türlü pisliği gider ve onları tertemiz kıl”. Ümmü Seleme, ey Allah’ın Resulü! Bende mi onlardanım? Diye sorduğunda, “sen yerinde kal, sen hayır üzeresin diye buyurdular”.
Dokuzuncu Hadis: Enes b. Malik şöyle diyor; Peygamber altı ay boyunca sabah namazına giderken Fatima’nın kapısı önüne gelir şöyle buyururdu; “ey Ehlibeyt Allah siz Ehlibeyti her türlü pislikten gidermeyi ve sizi tertemiz etmeyi irade eder.”
Evet Ehli sünnet ve Şianın kaynaklarında ortak olarak zikrolunan bu hadislerden ve daha zikrolunmayan bir çok hadisten anlaşılan, bu ayetin nüzul sebebinin beş kişi olduğudur ve onlarda Hz. Peygamber, İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyn (a.s)’dır. Gerçi Tathir ayeti nazil olduğunda sadece hayatta bu beş masum olduğundan, onların isimleri zikrolunmuştur ama diğer birçok hadislerde Ehlibeytten maksadın on dört masum olduğu açıkça beyan edilmiştir. Zira Tathir ayetinin nüzulü esnasında sadece beş masum hayatta idi ve diğer dokuz masumda İmam Hüseyn’in sulbünde idi, dolayısıyla onlarda Ehlibeyt’tendirler zira buna sarih rivayetler vardır zikrolunmasının gereğini görmüyoruz. Dolayısıyla ilk beşinin ispatı diğer dokuzunun da ispatıdır kanısındayız. Zira “Ya eyyuhellezine amenu” Ey iman edenler diye başlayan ayetlerin muhatabı o zamanki sahabe olmakla beraber kıyamete kadarki tüm mu’minleride kapsamaktadır.
Zikrolunan ve olunmayan bunca hadislerin ravilerinde, bir takım kelimelerinde, nüzul mekanlarında ihtilaf olsa da hadislerin birleşmiş oldukları tek bir ortak nokta Tathir ayetinin haklarında nazil olduğu Hz. Peygamber, İmam Ali, Hz. Fatima, İmam Hasan ve İmam Hüseyn (a.s)’dır. Bunca raviden ve rivayetten sonra şu iyice anlaşılmalıdır ki Kisa (aba) hadisi yani Tathir ayetinin Ehlibeyt imamları hakkında nüzul olduğunu açıklayan hadis mütevatir hadislerden olup inkâr edilmesi Kur’an’a, sünnete ve Ehlibeyte karşı bir inat ve düşmanlıktan başka bir şey değildir. Sadece bu konu hakkında çoğunluğu Ehlisünnet kanalından olan yetmişten fazla rivayeti Ehlisünnetin büyüklerinden olan, tefsircileri, tarihçileri, hadisçileri sahih, hasan ve muvassak senetlerle nakletmişlerdir. Tarih, tefsir ve hadis kitaplarından haberdar olan ve mezhep taassubu olmayan aklıselim birisi bu konunun böyle oluşunda asla tereddüde düşmez ve konuyu olduğu gibi kabullenir.
Şimdi Tathir ayetinin Ehlibeyt yani Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) müminlerin emiri Hz. Ali, kadınların en afdali Hz. Fatima ve cennet gençleri Hz. İmam Hasan ve Hz. İmam Hüseyn hakkında olduğuna şahit olarak zikrettiğimiz ve daha zikredemediğimiz birçok hadisin kaynaklarından bazılarına yer veriyoruz. Daha geniş bir şekilde kaynak isteyenler Allame Şerefuddin’in Türkçeye çevrilen El- Müracaat  (mektuplar) adlı eserinin bir araştırma bölümüne başvura bilirler.

KAYNAKLAR
1-   Sahih-i Müslim, Ehlibeyt’in faziletleri babı. c.5. S.36, h.
      2424
2- Sahih- Tirmizi, c.5. s. 351, h. 3205
3- Müsned-i Hanbel, c.4, s. 107
4- Müstedrek-i Hâkim, c.3, s. 133 ve 147 ve c. 2, s. 416
5- Hasaisi Nesei, s. 33
6- İbn-i Hacer, El- İsabe, c.2, s. 509
7- Tefsir-i Fahri Razi, c. 25, s. 209
8- Tefsir-i Taberi, c. 22, s. 6

10-İki Paha Biçilmez Emanet



Resulullah  (s.a.a)’in ümmeti arasında istinat edecekleri ve etrafında toplanacakları bir esas bırakmadan gitmesi düşünülemez. Zira O âlemlere rahmet olarak gönderilmiş ve kendisinden sonra ümmetinin ihtilafa düşmemesini istemiştir. Bir hadisi şerifte buyuruyor ki, “vasiyetsiz ölen benden değildir” Çünkü ölen veli geride kalan vasilerinin ihtilafa düşmemelerini irade etmeli eğer onları seviyorsa ve ihtilaf etmemelerini istiyorsa vasiyet etmelidir, etmediği takdirde onlara zulmetmiş olur. Bu sebepten dolayı Peygamber (s.a.a) “benden değildir” buyurmuş olsa gerek. Şimdi soruyoruz, acaba bir velinin geride bıraktığı üç beş varisin ihtilafa düşmesi mi daha zararlıdır yoksa ümmetin ihtilafa düşmemesi mi? Tabi ki ümmetin ihtilafa düşmesi daha da zararlıdır. Eğer Peygamber üç beş varisin ihtilafa düşmemesi için “vasiyetsiz ölen benden değildir” şeklinde buyuruyorsa kendisi de bu ümmetin ihtilafa düşmemesi için vasiyet etmelidir. Aksine kendi sözüne kendisi amel etmemiş olur ve bu da mümkün değildir. İşte bu yasadan dolayı Resulü Ekrem (s.a.a)’in vasiyet etmeden gitmesi düşünülemez. Muhaddisler mütevatir olarak naklettikleri hadiste Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu naklediyorlar; “Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum, onlara sarıldığınız sürece benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz.  Onlar Allah’ın Kitabı ve benim itretim Ehlibeytimdir. Bu ikisi Kevser havuzu üzerinde bana tekrar dönünceye kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın görün benden sonra onlara nasıl davranacaksınız”
Bu hadis Şia ve Ehlisünnet hadisçilerinin naklettiği sahih bir hadistir. Bu hadisi muhaddisler kendi müsned ve sihahlarında otuzdan fazla sahabeden nakletmişlerdir. Mezkûr hadisi nakleden bazı Ehlisünnet kaynakları şunlardan ibarettir:


1- Sahih-i Müslim, Kitab-u Fezail-i Ali İbni Ebi Talib
2- Süneni Tirmizi, c. 5, s. 328
3-Hasais-i Nesei, s. 21
4- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 17
5- Kenz-ul Ummal, c. 1, s. 154
6- Tabakat-ul Kübra, c. 2, s. 194
7- Cami-ul Usul, c. 1, s. 187
8- Müstedrek-i Hâkim, c. 3, s. 109
9- Cami-us Sağir-i Suyuti, c. 1, s. 353
10- Tarih-i İbni Asakir, c. 5, s. 436
11- Tefsir-i İbni Kesir, c. 4, s. 113
12- Mecme-uz Zevaid, c. 9, s. 163

Sakaleyn Hadisinin Mefhumu


Peygamber (s.a.a) itret ve Ehlibeyti Kur’anın yanında kur(anla birlikte zikredip her ikisini de insanların içinde Allah’ın hücceti diye tanımladığı için, ondan iki neticeye varılabilir.
1- Peygamber (s.a.a)’in itretinin sözü Kur’an gibi hüccettir. Dini konuları içeren akidevi, fıkhi, kelami... Konularda onların emirlerine, sözlerine göre hareket edilmeli ve onların dışındaki insanlara rücu edilmemelidir. Zira Ehlibeyt imamlarının hiçbir alanda bıraktıkları bir boşluk bulunmaz ki bir başkası gelip de o boşluğu dolduruversin. İmam Mehdi (a.f) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: “bizim yolumuzun dışında ilim aramak bizi inkâra sebep olur.”İmam burada aranması, öğrenilmesi gereken bütün ilimlerin kendilerinde mevcut olduğunu ve insanlığı ilahi ve manevi mertebelere sadece kendilerinin ulaştıracağını vurgulamıştır. Zira onlar her dalda bütün ilimlerin babaları ve üstatları olmuşlardır. Her dönemde halifelerin, insanların ilmi sıkıntılarla karşılaştıklarında imamlar rücu ettiklerini tarih tamamen kaydetmiştir. Müslümanlar Peygamber(s.a.a)’in vefatından sonra hilafet konusu hakkında ihtilafa düştüler ve hepsinin de kendilerine göre delilleri var ama Ehlibeyt imamlarının ilmi bir merci ve maneviyat ve irfanın simgesi olmalarında hiçbir ihtilafa düşülmemiştir. Zira herkes Sakaleyn hadisinin sahihliğinde ittifak etmiştir ve bu hadis dinin bütün olanlarında rücu olunması gereken merkezin Kur’an ve Ehlibeyt imamları olduğunu göstermektedir. Eğer İslam ümmeti bu hadise amel etseler ihtilaf dairesi fazlasıyla küçülecektir.
2- Kur’anı Kerim Allah’ın kelamı olduğu için hatadan uzaktır. Zira Allah Teala şöyle buyuruyor: “ ne önceden onun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir ne de ondan sonra gelir ve batıl ona zarar veremez. Hüküm ve hikmet sahibinden, hem de layık mabut tarafından indirilmiştir.”( Fussilet,42)
Eğer Kur’anı Kerim hatadan beri ise Kur’anın yanında onunla beraber zikrolunan Ehlibeyt te hatadan beri olur. Zira hatalı insanların, Kur’an ile rücu makamında eş değerde tutulmaları ve Kur’an gibi onunda mutlak itaatinin belirtilmesi ve onunla birlikte zikrolunması sahih ve doğru değildir. Elbette şunu da belirtelim ki, İsmet ve masumluk sıfatı Peygamberliği gerektiren sıfatlardan değildir. Zira Hz. Meryem ‘Al-i İmran 42.  Ayetin “An o zamanı da hani melekler Meryem’e ya Meryem Allah gerçekten de seni seçti, temizledi...” hükmüne göre masumdu ama Peygamber değildi. Netice olarak diyoruz ki, Peygamber efendimiz, Kur’an ve sünneti değil de, Kur’an ve Ehlibeytini İslam ümmetine bırakmıştır.

11- Gemi Hadisi


Resulü Ekrem (s.a.a) bir hadisi şerif de Ehlibeytini Nuh’un gemisine benzetmiş, ona binenlerin kurtulacağını ve ona binmeyenlerin ise helak olacağını buyurmuştur. Mezkûr hadis de Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; “Benim Ehlibeytim sizin aranızda Hz. Nuh’un gemisine benzer. Ona binenlerin hepsi kurtuldu, ondan kaçanların hepsi boğuldu.”
Bu teşbih ve benzetmeden maksat, insanların Ehlibeyte tabi olmağa davet edilmeleridir. Bu hadise ve davete göre Müslümanlar usul ve füru’larını bu hanedan vesilesi ile öğrenmeli ve onlardan yüz çevirmemelidirler. Aksi takdirde, yüz çevirenlerin helak olması kesin ve muhakkak olacaktır.
Yüz elliden fazla ehlisünnet âlimi bu hadisi nakletmişlerdir. Onlardan bazıları şunlardır;


1-   Muhammed b. İdrisi Şafii
2-   Ahmed b. Hanbel
3-   Müslim b. Haccac Kuşeyri
4-   Ebu Davut Secistani
5-   Muhammed b. Cerir Taberi
6-   Celaleddin Suyuti
7-   İbni Hacer Haysemi

12- Ehlibeyt Emniyete Sebeptir


Resulü Ekrem (s.a.a) efendimiz ehlibeytini, gökyüzündeki yıldızlara benzetmiştir. Şöyle ki, yıldızlar denizcilerin yollarını bulmalarında bir ölçü ve sebep olduğu gibi, Resulullah’ın ehlibeyti de halkın hidayetine ve ihtilaftan uzak kalmalarına bir ölçüdür.
O Hazret şöyle buyurmuştur; Yıldızlar yer ehlinin kaybolmamaları için amandırlar ve benim Ehlibeytim de ümmetimin ihtilaf etmemesi için amandır.
Eğer bu hadise ve diğer hadislere insaf ile bakılırsa, kurtuluş fırkasının özellik ve vasıflarını rahatlıkla teşhis etmek mümkündür. Bu açıklamalar ve peş peşe olan mesaj ve davetler hadisteki kurtuluş fırkasının kimler olduğunu açıkça göstermektedir.
Ehli Sünnetin bazı âlim ve hafızları ümmetin ihtilaf ve ayrılığını gösteren hadis ile Sakaleyn hadisini birlikte nakletmişlerdir. Bu, Peygamber (s.a.a)’in her iki sözü bir arada buyurduğunu ve Sakaley’nin kurtuluş fırkası olduğunu gösterir.
Mezkûr hadisin metni şöyledir; “Kardeşim Musa’nın ümmeti yetmiş bir fırkaya bölündüler. Kardeşim İsa’nın da ümmeti yetmiş iki fırkaya bölündüler; benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Onların birisi hariç hepsi helak olacaktır. Müslümanlar bu sözü duyduklarında sıkıldılar ve ağlamaya başladılar, Peygambere yüz çevirerek şöyle dediler;  Ey Allah’ın Resulü, senden sonra bizler için kurtuluş yolu nasıl olacaktır, kurtuluş fırkasına uymamız için onları nasıl tanıyabiliriz?
Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular; “Şüphesiz ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum: Biri Allah’ın kitabı, diğeri itretim; Ehlibeytimdir. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe benden sonra asla sapmazsınız.  Yüce Allah bana haber vermiştir ki, o ikisi Kevser havuzunun kenarında bana varıncaya dek birbirinden ayrılmazlar.
Birçok ehlisünnet âlimi bu hadisi nakletmişlerdir. Bazıları şunlardır;

1-   Hâkim, Müstedrek, c.2, s.149
2-   İbni Hacer, Sevaikul Muhrika, s.91
3-   Kunduzi Hanefi, Yenabiul Mevedde, s.29
4-   Muhibbiddin Taberi Şafii, Zehairul Ukba, s.17
5-   Zerendi, Dürerus simtayn, s.214
6-   Haysemi, Mecmeuz Zevaid, c.9, s.174

Genel Bir Açıklama

Tarih kitapları incelendiğinde, o dönemlerde Ehli Sünnet mezheplerinin zamanın hükümetleri tarafından yaygınlaştığını görmek mümkündür. İşte bu sebepten dolayı Ehli Sünnet mezhebine uyanların sayısı çok olmuştur. Zira insanlar padişahlarının, yöneticilerinin ve hâkimlerinin dinindedirler.
İslam dini içerisinde birçok fırka ve mezhep ortaya çıkmıştır. Ama zamanın hükümeti onları tasdik etmeyip, onaylamadığı için onlar zamanla kaybolup gitmişlerdir. Örneğin, Ovzai mezhebi, Hasan-ı Basrinin mezhebi, Ebu Uyeyne’nin mezhebi, Süfyan-ı Sevrinin mezhebi, İbni Ebi Davud’un mezhebi, Leys b. Sadın mezhebi ve diğerleri... Tamamen kaybolup gitmişlerdir. Mesala, Malik b. Enesin dostu Leys b. Sad ondan daha âlim ve daha fakihdi. Nitekim Şafii de bu şekilde söylemiştir. (Menakibi Şafii, c.1, s.524)  Ama onun fıkhı diğer mezhep fıkıhlarının arasına karışarak kaybolmuş ve mezhebi ortadan kaybolup gitmiştir. Ahmet b. Hanbel şöyle diyor; İbni ebi Züeyb Malik b. Enes’den daha âlimdi. Ama Malik b.  Enes şahsiyetleri daha iyi araştırıp, inceliyordu.( Tezkiretul Hifaz, c.1, s.224)
Tarihe baktığımızda Maliki mezhebinin imamı, İmam Malik’in hükümet hâkimiyetini ellerinde bulunduran insanlara yakın, onlarla uyum içerisinde olduğu ve onların yanında hareket ettiği görülür. İşte bu sebepten dolayı etkinlik ve şöhret kazanmıştır. Onun mezhebi baskı ve maddiyatla yaygınlaşmıştır. Özellikle, Endülüs’te onun öğrencisi Yahya b. Yahya birçok gayretler ile Endülüs amirine yaklaşarak onunla dost olmuş ve neticede hâkim, gazileri seçme görevini ona vermiştir. Oda sadece Maliki olan dostlarını bu göreve getirmiştir.
Aynı şekilde, daha öncede belirttiğimiz gibi Ebu Hanifenin mezhebi de Maliki mezhebi gibi Ebu Hanifenin ölümünden sonra onun iki öğrencisinin Harun-u Reşide yaklaşarak, yayılmasına vesile olmuştur. İşte Ebu Hanife bu şekilde en büyük fıkıh adamı ve onun mezhebi de en büyük fıkıh mezhebi olmuştur. Oysa onun zamanındaki âlimler onu tekfir ediyor ve dinsiz olduğunu söylüyorlardı. Ahmed b. Hanbel ve Ebul Hasan Eş’ari’de böyle yapmışlardır.
Şafii mezhebi de yok olmağa yüz tutmuşken, aniden canlanarak kudret bulmuştur. Çünkü devlet gücü onun himayesine gelmiş ve canlanmasına sebep olmuştur. Mısır tamamen Fatımi Şiası iken Selahud-din Eyyubi’nin zamanında Şafii olmuştur. Çünkü o Şiaları takibe, baskıya alıyor ve onları bir hayvan gibi boğazlıyordu.
Hanbelî mezhebi de, eğer Mutesim zamanında Abbasi devletinin himayetleri olmasaydı oda tanınmamış olur ve unutulup giderdi.
Hiç şüphesiz bu mezheplerin kökleşerek yaygınlaşmasında ve şöhret bulmasında en büyük rolü hükümetler oynamışlardır. Ve yine bu hükümetlerin başında bulunan amir ve hâkimlerin tamamı Ehlibeyt düşmanı idiler. Zira Ehlibeyt onların korkulu rüyası haline gelmişti. Çünkü onların tasavvuruna göre Ehlibeyt imamlarının varlığı onlar için en büyük engel ve tehlike teşkil ediyordu. İşte bunun için daima halkı Ehlibeytten ve Ehlibeyti de halktan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Ehlibeyti kabullenip onlara tabi olanlara eziyetler ediyorlardı.
Hiç şüphesiz bu amirler ve yöneticiler bazı yağcı âlimleri kendi hükümetleri ile uyum sağlayan fetvalar vermeleri için iş başına getirdiler. Zira halk daima şer’i hükümlerin ve dini meselelerin halline muhtaçtı.
İşte bu sebeplerden dolayı, bütün dönemlerde, dini meselelerden ve şer’i hükümlerden haberdar olmayan amirler ve yöneticiler fetva vermeleri için kendileri ile uyum sağlayan âlimleri yanlarına alıyor ve bu vesile ile halka din ve siyasetin ayrı şeyler olduğunun imajını veriyorlardı. Halife hüküm süren siyaset adamıydı ve fakih ise din adamıydı.
Böyle bir durumda, fetva makamında olan din adamı da siyaset makamında olan siyasetçinin menfaatinin zıddına ve onun zararına fetva vermezdi. Zaten böyle bir verecek olsa bile, bu tür bir şâhısı fetva makamına getirmezlerdi. Neticede fetva makamında olan fakih devlet siyaseti ve onun ideolojisinin icra olunması ile zerre kadar muhalefet etmiyordu. İşte bu sebeplerden dolayı Ehlibeyt imamlarının neden siyaset meydanından bir kenara bırakıldıklarını rahatlıkla anlamak mümkündür. Tarih boyunca onlardan bir tanesinin dahi hüküm makamına veya fetva makamına atandığı görülmemiştir.
Oysa tarihi gerçeklere ve ilmi hakikatlere göre o dönemlerde İmam Cafer Sadık (a.s) fetva makamına atananlardan ve bütün mezhep imamlarından daha üstün, daha âlim ve daha fakihti. Ve bunların tamamıda bu hakikati itiraf etmişlerdir. Ama ne yazık ki siyaset bazılarını ön plana çıkarıp yüceltebiliyor ve bazılarını da arka plana atarak unutulmalarını sağlayabiliyor.
Tarihi gerçeklere göre Ehli Sünnet ve cemaatin dört mezhebini tehditler ve birilerinin cebini doldurmalar ile kökleştirip yayan siyaset gücü olmuştur. Bu konuda geniş bilgi almak isteyenler Esad Haydarın “El- İmam Sadık vel mezahib-ul Erbaa”  adlı eserine bakabilirler.
Mısırlı Ahmed Emin “Zühr-ul İslam” adlı eserinde şöyle diyor; Ehli Sünnetin mezheplerinin takviyesinde devletlerin çok büyük rolü olmuştur. Ne zaman hükümetler kuvvetli olup bir mezhebi himaye etseler, halk ona uyar. Ve devlet yıkılıncaya kadar oda ayakta kalır.( Zührul İslam, c.4, s.96)
Netice olarak biz diyoruz ki, Eğer İmam Cafer Sadık (a.s)’ın yolunu mezhep olarak adlandırmak doğru olursa, onun mezhebi Ehlibeyt mezhebinin aynısıdır. Nitekim bütün Müslümanlar bu şekilde adet etmiş kendilerine mezhep unvanında bir isim seçmişlerdir. Ama hakikatler ışığında, İmam Cafer Sadık (a.s)’ın yolunun has Muhammedi İslam olduğu açık bir şekilde görülmekte ve bilinmektedir. Bu manada Peygamberin sünnetine olduğu gibi amel edenlerin Şialar- Caferiler olduğu söylenebilir. Çünkü Şialar- Caferiler Ehlibeyt İmamları aracılığı ve vesilesi ile Resulü Ekrem’in sünnetine ulaşıp ve ona göre amel ederler. Çünkü Ehlibeyt Peygambere en yakın olanlardır. Ve ev halkı evin içerisinde olup bitenlerden evin dışındakilere nazaran daha iyi haberdardırlar. Dolayısıyla ehlibeyt taraftarları her ne kadar Şia veya Caferi olarak bilinseler bile ehlibeyt kanalıyla Peygamberin sünnetine amel eden gerçek sünnet ehli olanlardır.
Şiaların Vasıfları

Ehlibeyt imamları İslam dininin hakikatlerini ve hüviyetini gösteren en açık tablolarıdır. Onlar Şiaların sahip olması gereken özellik ve vasıfları yeterince açıklamışlardır. Onlardan sadece bazılarına işaret edeceğiz.
1-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “Bizim Şiilerimiz takva, çaba, vefa ve emanet ehlidirler. Gece gündüz elli bir rekât namazı asla terk etmezler. Geceleri uyumaz gündüzün oruç tutarlar. Mallarının zekâtını verir, Allahın evini ziyaret eder ve haram işlerden uzak dururlar.” (Bihar-ul Envar, c.68, s.167)
2-   İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyuruyor; “Şiilerimiz ancak, Allahtan korkan ve ona itaat eden olurlar. Onlar alçak gönüllülük, huşu, emaneti sahibine geri vermek ve Allah’ı çokça zikirle tanınırlar.” (Tuheful Ukul, s.295)
3-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “Ali şiası, midesini ve cinsel organını korur. Cihadı sarsılmaz. Amelini yaratıcısının rızasını kazanmak için yapar. Allahın sevabını ümit eder, azabından korku içerisinde olur. Bu özelliklere sahip kimi görürseniz, bilin ki o Cafer’in şiasıdır.” (Usulu Kâfi, c.2, s.233)
4-   İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyuruyor; “Mezhepler sizi dinden uzaklaştırmasın. Allaha andolsun ki bizim Şiilerimiz ancak Allaha itaat ederler.” (Usulu Kâfi, c.2, s.73)
5-   Hz. İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor; “Şiilerimiz vilayetimiz üzere birbirlerine yardım eder, sevgimiz üzere birbirlerini sever, emrimizin ihyası için birbirlerini ziyaret ederler. Öfkeliyken haksızlık sevinçliyken israf etmezler. Onlar komşuları için bereket, sohbet arkadaşları için barış ve selamet kaynağıdırlar.” (Müstedrek-ül Vesail, c.8, s.313)
6-   İmam Cafer Sadık (a.s) bir grup şiaların şahsında bütün şialara şöyle nasihatte bulunuyor; “İlahi takvaya sarılın, doğru sözlü olun, emaneti sahibine teslim edin, fakirlere yemek verin, namazlarınızı mescitlerde kılın, hastaları ziyaret edin ve cenaze merasimine katılın. Babam şöyle buyurdu; Biz Ehlibeytin Şiileri her zaman iyiler zümresindedirler. Eğer fakih varsa onlarda fakihtirler, eğer müezzin varsa onlarda müezzindirler, eğer rehber varsa onlarda toplumun rehberidirler, konu emanetçilikse onlar emanetçidirler, emanet sahibi söz konusu ise onlar emanet sahibidirler. İşte böyle olun. Bizi iyi amellerinizle halka tanıtın. Amellerinizle bize karşı insanların öfke taşımasına sebep olmayın.
7-   İmam Musa Kazım (a.s) şöyle buyuruyor; “Ali şiası sözü amelini doğrulayan, sözüyle ameli uyuşan kimsedir.” (Usulu Kâfi, c.8, s.228
8-   Ali (a.s) şöyle buyuruyor;” İnsan gökyüzündeki yıldızlara baktığı gibi cennet ehlide bizim şialarımızın menzillerine bakar.” ( Bihar-ul Envar, c.65, s.18)
9-   Ali ( a.) şöyle buyuruyor; “Doğrusu her şeyin bir tutacağı vardır, dinin tutacağı ise şiadır. Her şeyin bir şerefi vardır, dinin şerefi şiadır. Her şeyin bir efendisi vardır meclislerin efendisi şiaların meclisleridir. Her şeyin bir imamı vardır, yerin imamı ise şiaların yaşadığı yerlerdir.” (Bihar-ul Envar, c.65 , s.65)
10-   Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; “Benim şefaatim ümmetimden Ehlibeytimi sevenlere olacaktır ve onlar benim şialarımdır.” (El- Kadir, c.3, s.79)
11-   Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; “Ben cennete girmedikçe hiçbir peygamber cennete giremez ve biz Ehlibeytin şiaları cennete girmedikçe diğer ümmetlerden hiç kimse cennete giremez.” ( Emalii Şeyh Mufid, s.74)
12-   Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor; “Ya Ali, habibim Cebrail Allah tarafından bana senin şialarına şu yedi sıfatın verildiği haberini getirdi; Can verdikleri zaman onlara yumuşak davranılacak, kabir vahşetinde onlara şefkatli bir dost verilecek, kabir karanlığında onlara bir nur verilecek, kıyamet günü dehşetinden amanda olacaklar, mizanda adalet onlarla olacak, onlar sırattan geçecekler ve seksen yıl diğer ümmetlerden önce cennete girecekler.” ( Bihar-ul Envar, c.65 , s.9)      
                                                                                                                       
Şia Tanınıp da Şia Olmayanlar


Konumuzun son bölümünde toplum içerisinde şia bilinip veya kendisini şia olarak tanıtıp ta yalnız gerçek manada şia olmayan insanların vasıflarından birkaç tanesini hadisler ışığında sizlere sunmaya çalışacağız. Bu tür insanların İslam dinine ve yaşadıkları camialara zararları olduğundan zikredeceğimiz vasıflara sahip olan insanların çok iyi tanınması ve onlara karşı mesafeli olunması gerekir.
1-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “Diliyle şii olduğunu söyleyen ama ameliyle bize muhalefet eden kimse Şia değildir. Şia diliyle ve kalbiyle bize uyan, bizim eserlerimize tabi olan ve bizim amellerimizle amel eden kimsedir.” (Bihar-ul Envar, c.68, s.164)
2-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “Ey Al-i Muhammedin Şiileri! Öfkelendiğinde kendine hâkim olmayan, oturup kalkılmaması gerekenle birlikteliği olan bizden değildir.”( Tuhef-ul Ukul, s.380)
3-   İmam Cafer Sadık (a.s ) şöyle buyuruyor; Ey Şia cemaati! Bizim ziynetimiz olu, bizi halkın gözünden düşürecek bir şey yapmayın. Hlkla güzel konuşun, dillerinizi koruyun ve fazla konuşmaktan ve kötü sözlerden kaçının.” (Emalii Şeyh Saduk, s.327)
4-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor;” Dilini korumayan, yaratıcısı için iş yapmayan, mevlasına ümidi olmayan ve gerçek manada Allahtan korkmayan Cafer’in şiası değildir.” (Camiu Ehadis-u Şia, c.14, s.169)
5-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; Allah andolsun ki, midesini ve şehvetini haramdan korumayan, yaratıcısı için amel etmeyen, rabbinin sevabına ümidi ve azabından korkusu olmayan Ali şiası değildir.” (Bihar-ul Envar, c..65 , s.158)
6-   İmam Cafer Sadık ( as.) şöyle buyuruyor; “Benim ashabım – şialarım akıl ve takva sahipleridir, kim akıl ve takva sahibi değilse benim ashabım değildir.” ( Bihar-ul Envar, c.6, s.166)
7-   İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor; “ Şialarımız bizim emrimize teslim olanlar, bizim sözlerimize amel edenler ve bizim düşmanlarımıza muhalefet edenlerdir. Kim böyle olmaz ise o bizden değildir.” ( Camiu Ehadisi Şia, c.1, s.310)
8-   İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “ Bizim Şiamız olduğunu söyleyip de bizden başkasının ipine sarılan yalan söylüyor.” (Vesail-uş Şia, c.18, s.84)

Son olarak yüce Allahın kelamı ile noktalayalım; “Onlara Allahın indirdiğine ve resule gelin denildiği vakit “babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter derler” Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler demi”? (Maide–104_
“Onlara Allahın indirdiğine uyun dendiğinde, hayır biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler.” (Lokman–21)
“Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allahın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer–17)

“Onlara Allahın indirdiğine ve resule gelin denildiği vakit “babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter derler” Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler demi”? (Maide–104)

                                                                                                   Mehdi AKSU

 

  DİĞERLERİ
Her çarşamba ve cumartesi günleri Kanal 34 te, Ş. Mehdi Aksu ile Ehlibeyt sohbetleri
HADİSLERDE EHL-İ BEYT
ÜMMETİN YİTİK HAZİNELERİ
Ehl-i Beyt'i biz değil Allah-u Teâlâ ve Allah'ın Yüce Resulü ön plana çıkarmıştır. Bizim yaptığımız ise onlara lebbeyk demekten başka bir şey değildi
HADİS-İ KİSA VE AL-İ ABA
EHLİBEYT'İN KENDİLERİNE HAS ÖZELLİKLERİ
Said Nursi, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) için hakiki nübüvvet vereseleri demiş. Bu ne demek? Yani Peygamber'in hakiki varisleri demektir.
EHLİBEYT SEVGİSİ VE NEDEN EHLİBEYT
Bütün ideolojiler ve inançlarda iki esas vardır ve bunlar sevgi ve nefret esaslarıdır. Bu iki önemli esas İslam dininde de önemli bir yere sahiptir. Z

n

KATEGORİLER
Kuran
Ehlibeyt
Cevaplıyoruz
İhtilaflı Konular
Kıssalar ve Öğütler
Kütüphane
Şiir Edebiyat
Güncel Haber
Mehdeviyet
Tarihi Mektuplar
Özel Münasebetler
Temel İnançlar
DUYURU
MULTIMEDIA
ANKET

Ehlibeyt Mektebine Hizmet Edecek Bu Siteyi Nasıl Buldunuz. Sizce Güzel Olmuşmu?

Oy Kullan Sonuçlar
FOTO GALERİ
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK İZLENENLER
İmam Ali Naki (A.s) In Ziyaretnamesi
İmam Rıza (A.s) In Ziyaretnamesi
Kumeyl Duası
Aşura Ziyareti
Ahd Duası
EHLİBEYT TAKVİMİ
SAAT - TAKVİM
SAYAÇ
Tekil (Bugün) 53
Toplam 196179
En Fazla 1392
Ortalama 121

Copyright © 2010 İmam Huseyn
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır.
İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz